Tarihe Yön Veren Kadınlar…

Lilith, Sümer mitolojisinde Adem’in ilk eşi olarak geçer. Ancak o kendisinden sonra yaratılan Havva gibi, ataerkil yapıyı kabul etmez ve isyan başlatır.

Farklı çağlarda, farklı ülkelerde yaşadılar ama kimi bir devre isim oldu, kimi bir duyguya, kimisi markaya, bir ilaca, elemente ya da düşünceye. Onlar dünyayı, aslında zamanı değiştiren kadınlar. Sayıları belki binlerce ama bu yazının sınırları içinde sizi 10 öncü kadınla yeniden tanıştıracağız…

MÜJGAN HALİS

YARATILAN İLK KADIN: LILITH
Yaratılan ilk kadın olduğu düşünülen Lilith, Sümer mitolojisinde Adem’in ilk eşi olarak geçer. Ancak o kendisinden sonra yaratılan Havva gibi, ataerkil yapıyı kabul etmez ve isyan başlatır. Lilith’in itaatsizliğinin çıkış noktası Adem ile aynı noktada olmak, bir tür eşitlik istemidir. Adem bu talebi kabul etmeyince Lilith cennetten kaçar ve gerçekleştirdiği başkaldırı ile kadın-erkek arasındaki cinsiyet savaşının kıvılcımı ateşlenmiş olur.
Adem’e geri dönmeyen Lilith, çocuklarının ölümüyle cezalandırılır. Bunun üzerine o da, Adem ve Havva’nın soyundan gelen bebekleri öldürmeye başlar. Lilith’in bebekleri öldürdüğü inancı, Türk mitolojisinde de yer almıştır. “Al Karısı” ya da “Albastı” ismiyle bilinen şeytandan korunmak için lohusa kadının yanına Kur’an konulur veya lohusa kadın kırmızı kurdela takar.

Sümer tabletlerinde ağaç, yılan ve baykuş ile resmedilen Lilith, Yahudilikte ve sonrasında Hristiyanlıkta, baştan çıkarıcı ve kötülük sembolü olarak anılır. Michelangelo, Sistina Şapeli’nde ‘İlk Günah ve Cennetten Kovuluş’ kompozisyonunda Lilith’ten bahsetmiştir. Adem ve Havva’nın ilk günahı işlediğini gösteren sahnede, ağaca dolanmış bir yılan olarak betimlenen kadın, Lilith’tir.

Hypatia M.S 370-415 yılları arasında yaşadı.
Döneminin yobazları tarafından katledilmesi birçok sanat eserine ve ünlü yönetmen Alejandro Amenabar’ın imzasını taşıyan Agora filmine ilham kaynağı oldu. 

TARİHTEKİ İLK BİLİM CİNAYETİ: HYPATIA
Yıllar sonra hemcinsleri laboratuvarlarda ilklere imza atarken, Hypatia’nın ruhu onları izliyor muydu bilinmez ama onun bilim yapmaktaki kararlılığının, 1700 yıl sonra Almanya’da Kovid aşısını bulan isimlerden Dr. Özlem Türeci’ye ilham olduğunu herhalde kendisi de kabul eder. Matematikçi ve astronom olan Hypatia, o dönem Roma İmparatorluğu’na bağlı olan İskenderiye’de filozof babası Theon’un yanında yetişir. Atina’da eğitim görür, İskenderiye’ye dönerek İskenderiye Eklektik Okulu’nda Platoncu görüşleri yaymaya başlar; Hypatia’ya göre “Bütün resmi dinler aldatıcıdır”. O, “Düşünme hakkınızı saklı tutun; yanlış düşünmek bile hiç düşünmemekten iyidir” der.

Hypatia bilimsel çalışmalarına devam ederken, Roma İmparatoru Theodisius’un Serapis Tapınağı’nı yıktırması, İskenderiye Okulu ve Hypatia için sonun başlangıcı olur. Piskopos Cyrill, kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğini söyler ve Hypatia’nın ölümünü emreder. Yüzlerce kişi bu kışkırtmanın etkisiyle bir sabah Hypatia’yı saçından sürükleyerek kiliseye götürür ve orada vahşice linç edilir.
Eserleri günümüze ulaşamayan Hypatia’nın gök cisimlerinin sınıflandırılmasında, hidrometrenin bulunmasında, sıvıların yoğunluk derecesinin belirlenmesinde ve daha birçok konuda bilime önemli katkıları olmuştur.

Adem eşitliği kabul etmeyince LILITH cennetten kaçar ve bu başkaldırı ile kadın-erkek arasındaki cinsiyet savaşının kıvılcımı ateşlenmiş olur. 

Sandro Botticelli / Venüs’ün Doğuşu

OKYANUS KÖPÜKLERİNDEN DOĞAN TANRIÇA: AFRODİT
Afrodit (yani Venüs) köpüklerin içinden doğan tanrıçadır ve herhalde onu en iyi tasvir eden Botticelli’nin ‘‘Venüs’ün Doğuşu’’ eseridir. Yunan mitolojisi onu aşk ve güzelliğin tanrıçası olarak tarif eder, Roma mitolojisi ise şimdi bir gezegene isim olan Venüs olarak. Hesiodos, Afrodit’in Kıbrıs’ta denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu, Homeros ise tanrıçanın Zeus ile Okeanos’un kızı Dione’den doğduğunu söyler.

Güzelliğiyle baş döndüren Afrodit kocasını ölümlü-ölümsüz pek çok erkekle aldatır. Kimler yoktur ki bu erkeklerin arasında: Savaş tanrısı Ares, tanrıların habercisi Hermes, bağ ve şarap tanrısı Dionysos, Apollon’un oğlu Phaeton, ölümlü yakışıklı Adonis ve tanrı soylu Ankhises…

Troya savaşının başlamasının da önemli sebeplerinden biri olan Afrodit, öfkesiyle de tanınan bir tanrıçadır. Tanrıça ona tapmaktan vazgeçenlere belalı aşklar, kendisine yeterince tapmayan Lemnos kadınlarına ise kocalarının bile dayanamadığı bir koku verir.
Afrodit’i temsil eden heykeller, aralarında plastik cerrahinin de olduğu birçok alanda güzelliğin simgesi olarak kabul edilmiştir.

Afrodit’i simgeleyen heykellerden birinin Datça’da bulunduğu ve adının “KnIdos Venüsü” olduğunu biliyor musunuz? Praxıteles tarafından yapılan bu heykelin farkı ilk defa çıplak tasvir edilen venüs heykeli olmasıydı. zamanında çıplak oluşuyla infial uyandırmış, hatta siparişi verenler heykeli almaktan vazgeçmişti.

Jeanne d’Arc

FRANSA’NIN KORUYUCU AZİZESİ: JEANNE D’ARC
“Erkek giysileriyle dolaşarak Tanrı’nın yarattığı bedende başka bir cinsiyeti aramak. Ailesinin itirazına karşın evini terk ederek ailesinin onurunu zedelemek. Putperestlik. Düştüğü kötülüklerde inatla ısrar ederek kâfirlik yapmak.” Tırnak içindeki bu suçlama, tarihin tanıdığı en cesur kadınlardan birine karşı yapılmış. Jeanne d’Arc İngiliz işgali altındaki Fransa’yı kurtarması için Tanrı’nın kendisine bir takım sesler ve hayaller iletildiğini söyleyerek 17 yaşında köyünü terk eder. Uzun ve zahmetli bir yolculuğun sonunda üzerinde erkek giysileri olduğu halde, taçsız Fransa Kralı VII. Charles’ın huzuruna çıkmayı başarır. Kralı ikna eder ve Fransız ordusunun başına geçerek İngilizleri yenilgiye uğratır. Ancak daha sonra Burgonya Dükü’ne esir düşen Jeanne d’Arc, dük tarafından on bin frank karşılığında İngilizlere teslim edilir ve engizisyon mahkemesinde yargılanıp ölüme mahkûm edilir. 1431’de Rouen kentinde yakılarak öldürüldüğünde henüz 19 yaşındadır. O kadının adı Jeanne d’Arc’tır. Yüzyıllar sonra Fransa’nın koruyucu azizesi olarak kabul edilen, İtibarı 1909’da iade edilen Jeanne d’Arc, yakıldıktan tam 490 yıl sonra 1920’de azize
ilan edilir.

Kraliçe Elizabeth

BİR ÇAĞA ADINI VERDİ: KRALİÇE ELIZABETH
Bundan yaklaşık 500 yıl önce yaşamış bir kadın ve hâlen yaşayan en büyük 10 Britanyalıdan biri olarak kabul ediliyor. 44 yıl yönettiği İngiltere’ye ‘altın çağ’ yaşatan, ‘İyi Kraliçe Bess’ ve ‘Bakire Kraliçe’ olarak bilinen, Elizabeth’ten bahsediyoruz.

1558’de tahta geçtiğinde Elizabeth’in ilk işi çevresine becerikli danışmanlar toplamak olur. Önce din sorununa el atar ve ne Katolik ne de aşırı Protestan bir İngiltere Kilisesi kurmayı seçer.
Parlamento Elizabeth’in bir an önce evlenmesini ve Protestan bir varis dünyaya getirmesini ister fakat o, ömrünün sonuna kadar bekar olarak yaşar.

Elizabeth saltanat sürmeye başladığında İngiltere’nin hiçbir denizaşırı toprağı yoktur. Deniz aşırı seferlerle tüm dünyayı hâkimiyeti altına alacak Büyük Britanya İmparatorluğu’nun kurulması hamleleri yapan odur.
Döneminde İngiltere’de eğitim teşvik edilir, edebiyat sevdası basım alanındaki ilerlemelerle birleşince tam bir kültür patlaması yaşanır. Bu, William Shakespeare ve diğer büyük oyun yazarlarının çağıdır.

Neredeyse hiçbir İngiliz hükümdarı devlet işlerinde böyle bir başarı yakalamamıştır. Mezhep çatışmalarındaki tutumu, politikalarındaki manevra kabiliyeti ve yönetenle yönetilen arasında kurmayı becerdiği denge İngiltere’yi İngiltere yapmıştır. Bundandır ki tarihçiler o döneme, “Elizabeth Çağı” ismini verirler.

Catherine de Medici

ÜÇ KRALIN ANNESİ, SANATIN HAMİSİ, MUTFAĞIN ÖNCÜSÜ BİR KRALİÇE: CATHERINE DE MEDICI
İtalyan doğumlu Fransız Kraliçesi Catherine de Medici, üç krala, koca bir ulusa, sanata ve bir sanata dönüşen Fransız aşçılığına annelik yapan enteresan bir öncü kadın. Ünlü Medici ailesinden gelen Catherine, 14 yaşında evlenerek Fransız kraliyetine geçer. Toplamda yedi çocuk doğuran Catherine, evlatlarının kral oluşuyla bir anda politik bir figür haline gelir. Oğullarının kısa ömürleri sebebiyle sıkça taç değiştiren ülkede, idarenin asıl sahibi Catherine’dir.

Catherine, tam bir Medici olarak sanata gösterdiği büyük hamilik ile Rönesans’ın doğduğu topraklardan hükmettiği topraklara geçmesine katkı sağlar. Koleksiyonuna dahil ettiği ve sarayların duvarlarında sergilediği binlerce sanat eseriyle Fransız sanat anlayışının gelişmesine katkı sağlamıştır.
Catherine, Fransa’ya sadece İtalyan sanat anlayışını değil aynı zamanda “tatlı ekmek” anlayışını da getirir. Catherine de Medici’nin sayesinde Fransız mutfağına kazandırılan bu tatlı ekmekler, “Ekler” olarak bildiğimiz tatlıdır. Yine Profiterol, Fransız mutfağına kazandırdığı diğer bir yiyecektir.

İtalya’dan isim yapmış birkaç parfümcüyü de yanında getirten kraliçenin bu özel ilgisi, günümüzde Fransa’nın dünya parfüm pazarının hatırı sayılır bir kısmını elinde tutmasının da temelini oluşturmuştur.

Helena Rubinstein

SIFIRDAN ZİRVEYE: HELENA RUBINSTEIN
Mottosu “Çirkin kadın yoktur, tembel kadın vardır” olan Helena Rubinstein için kozmetik sektörünü yaratan kadın diyebiliriz. Güzelliğin ve makyajın kadına nasıl bir güç verdiğinin farkına varan Rubinstein, insan derisinin özelliklerini daha iyi anlayabilmek için bilim insanları ile çalışır ve nerdeyse sıfırdan bir kozmetik imparatorluğu kurmayı başarır.

Asıl adı Chaya olan Rubinstein, 1870’te şimdiki Polonya/Krakow şehrinde doğar. 1902’de Avustralya’ya göç ederek lanolin yağından kozmetikler satarak sektöre adım atar. Rubinstein’in şirketi, beş yılda Londra’da şube açacak büyüklüğe gelir. 1908 yılında Londra’ya taşınır ve böylece dünyanın uluslararası ilk kozmetik şirketi kurulmuş olur.
1912 yılında tarihin ilk güzellik salonunu Paris’e açar. 1915’te New York’a taşınır, zincir mağazaların amiral gemisi olacak olan ilk mağazasını burada, 1915’te açar. 1917’de kendi ürünü ‘The Day of Beauty’ ülke çapında büyük başarı sağlar. Sanata düşkünlüğü ile de tanınan Helena Rubinstein, Tel Aviv’de kurduğu çağdaş sanat pavyonu ve Avustralya’da oluşturduğu gezici sanat bursu ile sanatseverlerin gönlünde de taht kurar.

Hepimizin dünyasında yeri olan kozmetiği, bir bilim ciddiyetinde ve sektör olarak ele alan Helena RubInsteIn oldu. İlk güzellik merkezinde de onun imzası var. 1915’te New York’ta açtığı mağaza, ilk zincir kozmetik mağazasıdır.

Beyazlara yer verme zorunluluğu olan otobüste yerinden kalkmayarak siyahi direnişin ilk adımını atan ve tarih yazan Rosa Parks.

MİLYONLARCA SİYAHA SES OLDU: ROSA PARK
1950’lerin Amerika’sında siyahi vatandaşlarla beyazlar otobüslere ayrı kapılardan biner, kendilerine ayrılmış ayrı yerlerde otururlardı. Jim Crow Yasaları denen bu kurallar gereğince, toplu taşıma araçlarında beyazlar ayakta kalırsa siyahlar onlara yer vermek, otobüsün ön sıralarında beyaz yolcular oturmuşsa, ön kapıdan girip şoföre parasını ödedikten sonra tekrar inerek arka kapıdan binmek zorundaydı. Ta ki 1 Aralık 1955’ e kadar…
O gün bir kadın, buna hayır dedi, o kadının adı Rosa Parks’tı.

Sivil itaatsizliği, tarihe geçen bir özgürlük direnişinin kıvılcımı oldu. Şehirdeki siyahlar tam 381 gün boyunca otobüslere binmedi. İşlerine, okullarına yürüdüler. Bu direnişin sonucunda, ABD Yüksek Mahkemesi 1956 yılının son günlerinde Montgomery’de otobüslerdeki ırk ayrımcılığını kaldırdı.

Rosa Parks otobüs direnişinin ardından hedef haline geldi. İşini kaybetti, ölüm tehditleri aldı. Yaşadığı şehirden ayrılmak zorunda kaldı. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise Rosa Parks tarihe “Sivil Direnişin Annesi” olarak geçmiş biriydi. Sayısız insan hakları ödülü aldı. Yaşama veda ettiği 1 Aralık 2005’te Amerika’nın pek çok şehrinde otobüs şoförlerinin arkasındaki koltuklar Rosa’nın anısına boş bırakıldı.
1 Aralık 2013 günü ABD Başkanı Barack Obama, Detroit’teki Henry Ford müzesinde sergilenen o ünlü otobüste, Rosa Parks’ın zorla kaldırıldığı koltuğuna oturmuş düşünürken görüntülendi. Bu fotoğraf bir yandan nereden nereye gelindiğinin bir yandan da hâlâ ayrımcılığın devam ettiği ABD’de alınacak ne kadar mesafe olduğunun sembolü oldu.

Marie Curie.

BİLİME HAYATINI VERDİ: MARIE CURIE
Einstein onun ardından “Bütün meşhur olmuş insanlar içinde, şan ve şöhretin bozmadığı tek varlık” diye yazar. “O, belki de bilim dünyasındaki erkek egemen yapıyı kıran ilk kadın bilim insanıdır.
Marie, 26 yaşında, kendisi gibi bilime gönül vermiş Pierre Curie ile tanışır ve hayatını birleştirir. Curie çifti, Temmuz 1898’de yeni bir radyoaktif element olan uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan “Polonyum”u bulduklarını açıklar. Bu arada maddenin adını da, Marie’nin anavatanı Polonya’dan esinlenerek koyarlar ve Eylül 1898’de doğal radyoaktif element “Radyum”u bulduklarını duyururlar. Madam Curie, aynı yıl eşi ve Becquerel ile birlikte, Nobel Fizik Ödülü’nü de alır ve tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın olur.

Pierre Curie’nin bir kaza sonucu ölmesi üzerine iki çocuğu ile dul kalan Marie, eşinin Sorbonne’daki öğretmenlik görevini devralır 1908’de Sorbonne’daki ilk kadın profesör olarak, bir başka ilke imza atar. Madam Curie, 1911’de ise radyum ve polonyumun keşfindeki rolünden dolayı, Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülür. Böylelikle tarihte iki Nobel ödülüne sahip ilk kişi olur.

Curie’nin bedeni, maruz kaldığı aşırı dozdaki radyasyona dayanamaz ve 1934’te Fransa’nın Savoy şehrinde 67 yaşında hayata gözlerini yumar. Marie Curie’nin not defterleri halen radyoaktif saçılım yapmaya devam ettiği için (1500 yıl boyunca devam edecek) kurşun kaplı bölmelerde saklanıyor ve yine kurşun kaplı giysilerle incelenebiliyor.

Simone de Beauvoir

FEMİNİZMİN ÖNCÜSÜ: SIMONE DE BEAUVOIR
“Kadın doğulmaz, kadın olunur. Kadın olmak doğal bir gerçek değildir. Belli bir tarihin sonucudur. Kadını tanımlayan biyolojik ya da psikolojik bir kader yoktur.”

Hayatını feminist felsefeye adayan düşünür Simone de Beauvoir’a ait bu sözler, yüzyılımızda kadın mücadelesinin önemli bir mihenk taşı. 1908’te Paris’te doğan, Sorbonne’da felsefe eğitimi alan Simone de Beauvoir’ın en önemli eseri ve feminizmin başucu kaynaklarından biri olarak kabul edilen ‘‘İkinci Cinsiyet’’ 1949’da yayımlanır. Bu çalışmanın kapsamı ve derinliği, sonraki kuşakları etkilemiş, ve kadınlara ilham vermiştir. İkinci dalga feminizmin erken tarihte atılmış işaret fişeği olan bu kitap, tartıştığı meseleler ve kavramsal çerçevesi itibarıyla önemini ve güncelliğini halen koruyor. İkinci Cinsiyet kitabını bitirdiği cümle ise günümüz eşitlik savaşçıları için bir motto mahiyetinde:
“İnsana düşen, özgürlüğün hükümranlığını verili dünyada zafere ulaştırmaktır; bu en üstün zaferi kazanmak için, başka şeylerin yanı sıra, erkeklerin ve kadınların, doğal farklılaşmalarının ötesinde, ikirciksiz bir biçimde kardeşliklerini de olumlamaları gerekir”. Beauvoir’ın bu temennisi hâlâ gerçekleşebilmiş değil.


“Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra, uçamıyor diye yakınıyoruz.”
İkinci Cinsiyet kitabının en çok alıntılanan bu sözü Beauvoir’in aradan geçen yıllara rağmen neden popüler bir yazar olduğunu ve feministlerce baş tacı edildiğini kanıtlar nitelikte…


Yorumunuz

Your email address will not be published.