Tilbe Saran: Hikayeniz Varsa Dinleyen Bir Seyirciniz de Olacaktır

2500 yıldır değişe, dönüşe, evrile devrile tiyatro sürmüş. Tüm bu yaşananlardan süzülerek hikayeler anlatılmaya da devam edecek. Şekli değişir, mecrası değişir hatta adı bile değişir ama homo sapiens’in “oyun” ihtiyacı, “oyunbaz”lığı değişmez.

PROF. DR. AKIN YÜCEL
Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı

ASLI DELİKARA
FOTOĞRAF: OZAN PEKTAŞ

Sizi tiyatrodan, sinemadan, dizilerden, seslendirdiğiniz kitaplardan tanıyoruz. Çok sevilen bir sanatçısınız. Bütün bu işleri nasıl bir insan yapıyor, kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Galiba kendimi yukarıda saymadığınız bir başka işimle tanımlamak isterim: hayal paylaşan, deneyim aktaran. Hem oyuncu olarak hem eğitmen olarak. Hikayeler paylaşan, hayaller kuran, hayallere ortak arayan biri. Uzun zamandır farklı kurumlarda eğitmenlik yapmaya çalışıyorum. Yaklaşık 10 yıldır Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümünde Oyunculuk Yöntemleri dersi veriyorum. Aslına bakarsanız deneyim aktarıyorum. Sahnede, kamerada ya da mikrofonun önünde olmanın zorluklarının üstesinden gelmenin çarelerini, o parlak ışıkların altında olmanın cazibesi ve bedelini genç meslektaşlarımla paylaşırken yeniden yeniden keşfetmenin tadını çıkarıyorum. Arsızca öğrenmek, daha çok öğrenmek istiyorum… Belki de dünyada eksik bulduklarımı hayallerle bütünlemeye çabalıyorum.

Soldan sağa: Yayın Yönetmeni Aslı Delikara, Tilbe Saran, Akın Yücel

Pandemi koşullarında bu sanat çok sahipsiz kaldı. Dijital sahneler denendi, stand up’lar yapıldı. Güncel durum nedir? Bir toparlanma yaşandı mı?

Pandemi, sektörümüzde olan bazı temel sorunları derinleştirdi. Özellikle küçük ölçekli salonlarda maddi karşılık ummadan hayallerinin peşinden giden pek çok grup dağıldı. Kurumsal kimlikleri daha oturmuş kumpanyaları bile sarstı. Ama her felaketin olduğu gibi pandeminin de bazı artıları oldu. Örneğin Tiyatro kooperatifi kuruldu. Dayanışma ağları oluştu. En güzeli bu oluşumlar İstanbul ile sınırlı kalmadı, diğer kentlere de bulaştı. Öğrenciler, genç mezunlar birbirleriyle ilişkilendi. Canlı performansın sıcaklığında olmasa da yeni mecralar tiyatro sanatına dahil edildi. Yeni teknolojiler yeni arayışlar getirdi. Ayrıca gösteri sanatlarının eğitiminden üretimine var olan yapısal sorunlar masaya yatırıldı, listelendi, adı kondu, çözüm odaklı çalışmalar başladı… Sanat emekçileri, sanat kurumları üzerlerine düşeni yaptı ama anayasada devlet sanatı korur maddesi devletçe çiğnendi. Artık en çok umuda ihtiyaç duyuyoruz. Güvenilir, özgür bir hukuk devletinde hayal kurabilmenin peşinde koşuyoruz. 

Sinemanın olanaklarıyla karşılaştırıp ömür biçilen tiyatro; kendine yeni yaşam biçimleri bulmakta oldukça mahir çıktı. Birçok yeni sahne açıldı, genç bir tiyatro izleyicisi oluştu. Siz tiyatronun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Anlatacak bir hikayeniz varsa mutlaka sizi dinleyen bir seyirciniz de olacaktır.

2500 yıldır değişe, dönüşe, evrile devrile tiyatro sürmüş. Tüm bu yaşananlardan süzülerek hikayeler anlatılmaya da devam edecek. Şekli değişir, mecrası değişir hatta adı bile değişir ama homo sapiens’in “oyun” ihtiyacı, “oyunbaz”lığı değişmez. Tabii yapay zeka insanlığı nerelere sürükleyecek, robotların “sanat”a ihtiyacı olacak mı onu bilemem. Ama “kültür” dediğimiz büyük insanlık birikimi daima sanatla, sanatsı olanla aktarılmış. Yani bence robotlar bile oyun oynamaktan haz duyacaklardır! Çünkü can sıkıntısına tek iyi gelen şey yaratıcılık!

‘‘Türkiye’nin en iyi kadın tiyatro oyuncusu’’ olarak anılan, aynı zamanda sinema, dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı ve akademisyen Tilbe Saran ile sanattan, hayattan, güzellikten, siyasetten, Burgazada’dan ve elbette büyük aşkı tiyatrodan konuştuk…

BENİM GÜZELLİK TANIMIM: Mutluysam, ağız dolusu gülebiliyorsam, sağlıklıysam güzelim! 

Kadınların sürekli ağladığı ya da entrika peşinde koştuğu, mafyanın, çeteciliğin özendirildiği yapımlar çok fazla. Bu konuda senaristler, yapım şirketleri bir özdenetim yapamaz mı? Daha doğrusu toplumu biçimlendirmede rolü olan dizi sektöründeki cinsiyetçi, şiddeti özendiren dil, sizce nasıl daha hümanist bir çehreye bürünebilir?

Yaramıza parmak bastınız!

Ama eğer dikkatinizi çekmediyse artık eskisine göre klişe “kadın” imgesinde, cinsiyetçi söylemde kırılmaların başladığını müjdeleyebilirim. Sektördeki duyarlı kadın yazarlar, yönetmenler, yapımcılar ve oyuncular söz ettiğiniz özdenetimden fazlasını becerdi. Toplumun duyarlılığı da artıkça “taş fırın” erkeklerinin hiç de sempatik olmadıklarını fark edip daha eleştirel bakabiliyoruz. Gerçekten “adaletli” bir hukuk düzenine kavuştuğumuzda da  adaleti namluya sürülen mermi ile sağlamaya meraklıların devri kapanacaktır. Çok sıkı takip etmiyorum ama yaklaşık 60-70 yeni yapım her sene ekranlarımıza geliyor. Bazısı ana akımın gözünden kaçıyor, bazısı uzun süreli olamıyor, bazısı gündem oluşturuyor vs… Ama emin olun bu konuda emek veren, çalışan kurum ve kişiler var ve artık “kadın kadının kurdudur” söylemi “kadın kadının yurdudur”a evrildi. Sözünü ettiğiniz kalıplar da yakın gelecekte çöp olacak. Tabii bu eşit, özgür ve adaletli iklimin siyasi irade tarafından da benimsenmesi gelişim rüzgarlarını olumlu tetikleyecektir. İstanbul Sözleşmesi’nden hukuksuz biçimde ayrılan bir akıl elbette ki bu mafya özentili dünyanın ana sebebidir.

Tam da bu noktada haklı serzenişinizi niye yüksek sesle sormadığınızı da ben siz izleyicilere sormak istiyorum: tüketeceğimiz bir ürün alırken sağlığımıza zararlı olup olmadığına bakıyoruz, hatta tüketiciyi koruma kurumuna başvurabiliyoruz değil mi? O zaman bu ruhlarımızı yıpratan, ayrımcılık dilini, şiddet döngüsünü sürekli kullanan ürünleri boykot etmek de sizlerin görevi!

Biraz da tiyatronun güzelliklerinden bahsedelim. Sahne tozu yutanlar dizi ve filmlerden çok daha fazla kazansa da sahne aşkı bitmiyor. Bu çekiciliğin ardında ne var?

Seyircinin soluğu var, eli var, gözü var, alkışı var. Aynı anda ve bir kereliğine birlikte kurulan biricik bir oyun var. Hiçbir şey çocukluğun yerini tutamaz değil mi? İşte o çocukluk var… Elinizde tenekeden bir taç var ben kraliçeyim diyorsunuz ve sizi o teneke tacınızla kraliçe gibi gören hayaldaşlarınız var. Paylaşılan acılar, birlikte atılan kahkahalar var. Seyirciler bizim oyun arkadaşlarımız. İnsan arkadaşlıktan vazgeçebilir mi?

Sol Üst: İntikam (dizi)
Sağ Üst: Martı (fotoğraf:
Banu Kaplancalı)
Sol Alt: Cesaret Ana ve
Çocukları (fotoğraf:
Banu Kaplancalı)
Sağ Alt: Çekmeceler (flim)

Çoğunlukla bilge, kendiyle barışık, sakin karakterleri canlandırıyorsunuz. Öylesiniz de. Vega okuyucularına giderek zorlaşan hayatta insan kalabilmek hatta mutlu olmak için ne tavsiye edersiniz?

Mutluluk bekleyerek ulaşılacak bir yer, gökten kucağımıza düşüverecek bir ruh durumu çıkmasını bekleyeceğimiz piyango gibi bir şey değil. Seçmekle ilgili…

Varoluşumuzun sorumluluğunu taşımakla ilgili… Bu coğrafyada, bu iklimde insan olmak da insan kalmak da zor ama varlığımıza anlam veren de bu arayış, bu çaba… Sisyphos gibi her gün koca bir kayayı dev bir dağa çıkaracağız ve bileceğiz ki ertesi gün yeniden o yola en başından başlayacağız. Mutluluk yolda paylaştıklarımızda… Bir çocuğun gülüşünde, karanlıkta tutulan bir elde, kaldırım kenarından başını uzatmış çiçekte, bir kedinin mırmırında…

Oyunculukta başarının ne kadarı yetenek, ne kadarı çalışmaktan gelir? Bu mesleğe gönül veren gençler nasıl bir yol izlemeli?

Şunu sormalılar kendilerine: şart mı? Gerçekten olmazsa olmaz mı? Eğer öyle hissediyorlarsa Sait Faik gibi “yazmasaydım ölecektim” diyorlarsa, çıksınlar bu yola ve bilsinler ki durmadan çalışmaktan başka bir gizli reçete, sihirli bir formül yok.

YILLARDIR TİYATROYA GİTMEYENLER ÇEKİNMESİNLER. Nereden başlarlarsa başlasınlar, KEYİFLERİNİ YERİNE GETİRECEK çalışmalara rastlayacaklar. Genç, cesur YAPIMLAR, harika oyuncular var. Seyirciler de yaratıcı seçimler denemeli! Risk almak eğlencelidir. 

İstanbul’da yarı adalısınız, Burgazada’da yaşıyorsunuz. Bu kararı nasıl aldınız? Adanızda bizlere önerebileceğiniz bir yeme-içme gezme rotası alabilir miyiz?

Pandemi her zaman hasretini çektiğim doğaya daha yakın olma fırsatı sundu bana. Kent benim için sinema, tiyatro, konser, sergi, müze vs demek. Tüm bu etkinlikler olmayınca denizin sesini, göğün mavisini, toprağın kokusunu sessizce yudumlayacağım bir imkân yarattı ada.

Burgaz küçük bir ada, doğrusu yan yana sıralanmış lokantalarımız belli bir kalite sunarlar misafirlerine. Ama Canan ve Rasim’in küçüçük Fincan lokantası farklı tadlar da deneyimleyebileceğiniz özel bir yerdir. Kalpazankaya’da güneş elbet bir başka batar. Yasemin denizle kucak kucağa oturacağınız bir başka keyifli köşe… 

Şu hayatı keyifli hale getirmek için şunları yaparım dediğiniz ne var, biz de yapalım?

Toprakla, denizle, ormanla, hayvanlarla olmak. İyi romanların içinde kaybolmak, sinemanın büyülü dünyasında kaybolmak, dostlara sofra kurmak, imkan buldukça gezebilmek, ulaşabileceğiniz ellere yardımcı olabilmek, bazen  yüz yüze bazen bir telefonla nasılsın demek ve … Arada sırada Küçük Prens’i okumak. 

Estetik uygulamalar oyuncular için tehlikeli bulunur, mimiklerini kaybetme riskinin altı çizilirdi. Artık bu haberleri görmez olduk. Oyuncular da diğer kadınlar gibi öz bakımın bir parçası olarak bu işlemleri yaptırıyor. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?

Doğrusu ben aynı dudakları, aynı kaşları, dişleri görmekten biraz sıkıldım. Farklı olanı seviyorum. Tornadan çıkma, fazla dokunulmuş ve doğallığını kaybetmiş yüzleri cansız buluyorum. Gılgamış gibi ölümsüzlüğün peşinden koşma çabalarını da trajik addediyorum. Bakımlı olmak güzel ama kendimize yabancılaşmadan. 

Biz kadınlara karşı şiddetin neredeyse bilerek engellenmediği bir dönemden geçiyorken Batıda kadınlar siyasette giderek yükseliyor ve toplumda söz sahibi oluyor. Bu makas kapanır mı sizce, nasıl kapanır?

Türkiye’de giderek güçlenen bir kadın hareketi var. Ben her daim, ses çıkartmaktan, sokağa inmekten, tava tencere çalıp, şarkı söylemekten kaçınmayan bu güzelim kadınlara güveniyorum. SusmaBitsin platformu gibi sektörü silkeleyen oluşumlardan, müthiş araştırmalar yapan akademisyenlerden ve dikey hiyerarşiyi reddederek yepyeni dayanışma ağları kuran yapılardan, eşitliği savunan ve buna çaba gösteren erkeklerden umut doluyorum. Ama maalesef “Devlet” “erkek” ve makası “erkekçe” açıyor. İstanbul Sözleşmesi gibi onur duyulması gereken bir antlaşmayı önce imzalayıp sonra caymak pek itibarlı bir tutum değil yazık ki!

Gene de her gün ‘bunu kadınlar yapamaz’ denilen işlerde art arda başarılı kadınları görmek, mesela setlerde özellikle kamera arkası teknik ekiplerde artan kadın sayısına tanıklık etmek iyi geliyor. Gümbür gümbür geliyoruz. Çünkü dünya kuşların tek kanatla uçamayacağını biliyor.

CİLDİMİ KORUMAK İÇİN, SON 6-7 YILDIR vegan ürünler kullanıyorum. Onun dışında yılda 2 kez kendimi ellerinize bırakıyorum. 


Tilbe Saran kimdir?

İstanbul doğumlu Tilbe Saran, St. Benoit Fransız Lisesi, İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü, İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde eğitim gördü. Profesyonel tiyatro yaşamına 1984’de Kenter Tiyatrosu’nda başladı. 1986’da Dormen Tiyatrosu’nda sahnelenen “Hangisi Karısı” oyunundaki rolüyle ilk ödülünü aldı. 1989-1995 yılları arasında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları kadrosunda sahneye çıktı. 1995’te Cüneyt Türel ve Işıl Kasapoğlu ile birlikte Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nu kurdu. 

2005 yılından sonra Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu’yla çalışmaya başladı. 

Fransa’daki Türkiye Sezonu çerçevesinde, 2009-2010 yıllarında Paris’te sahnelenen, Sedef Ecer’in yazdığı “Sur Le Seuil – Eşikte” adlı oyunda rol aldı. Oyun 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin konuğu olarak Türkiye’de okuma tiyatrosu şeklinde oynandı.

1985 yılından bu yana tiyatro, sinema ve TV dizisi çalışmalarını bir arada sürdüren, aynı zamanda seslendirme ve sunuculuk yapan, şiir okumalarına katılan Tilbe Saran; 2014-1017 yıllarında Oyuncular Sendikası Genel Sekreteri olarak görev aldı. Akademi İstanbul, Maltepe Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi’nde eğitim kadrolarında yer alan Saran, halen  Kadir Has Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.


Yorumunuz

Your email address will not be published.