Bir Rol Modeli Olarak; ‘‘Filenin Şahaneleri’’

Türkiye Voleybol Kadın Milli Takımı, 2021 boyunca muhteşem bir Serüvene imza attı. Önce Milletler Ligi’nde ‘Üçüncülük’ Ünvanıyla buluştular, sonra Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda ‘Beşinci’ oldular ve nihayetinde ‘Avrupa Şampiyonası’nı üçüncü sırada bitirerek ‘Bronz madalya’ya uzandılar. Ama bu sportif başarıların ötesinde futbolun hâkim olduğu bu ‘eril’ topraklarda kadınların gücünü, ruhunu, varabilecekleri noktaları gösterirken çok özel bir’ rol modeli’ne dönüştüler, süreç içinde ‘muhalif’ bir kimlik bile kazandılar…

UĞUR VARDAN

Yaz tatilinde deniz kenarındasınız; ilk gün, sonrası derken o rutin denklem sizi giderek sıkmaya başlıyor… Yüzme, bronzlaşma, yemek, tekrar suya dalma; bu klasikleşen denklemi bir nebze olsun kırmak için farklı bir faaliyete de ihtiyaç var. İşte bu noktada çoğu kez devreye voleybol girer. Bir file, az biraz açıklık ve bulabildiğiniz kadar katılımcı… Zaten maç başladıktan sonra seyircisini de yaratır ve ilgi artar.

Voleybol sanırım en çok sahillerde kendini hatırlatır. Çünkü denklemi çok basittir; bir ağ, bir de top… Üstelik pratiği açısından sadece bir cinse (erkekler) seslenmez, kumun üstünde kadın-erkek, yaşlı-genç; uygun bir karışım ve kimyayla işin üstesinden gelinir, ortak bir heyecanın parçası olunur. Oysa futbol daha çok erkek (çocuklarının) sporudur, keza basketbol da daha zor, efor isteyen, oynadıkça deneyim kazanılan ve her şeyden önemlisi bir potaya ve üzerinde topun zıplayacağı düzgün bir zemine ihtiyaç duyulan bir disiplindir. Bu açıdan voleybol, diğer iki popüler dalın yanında pratiğiyle kitlelere ulaşması bakımından daha elverişlidir. Elbette modern dünyamızda geçmişin en önemli sporcu yetiştirme merkezleri olan ‘boş arsalar’ı kaybettik, bırakın boş arsaları parkları bile beton yığınlarına çevirmek için olağanüstü bir çaba gösteren bir sistemin içinde salınıp gidiyoruz. Ama geçmişte (mesela benim ortaokul-lise dönemimde, yani 70’lerin ikinci yarısı), apartmanların arka bölümlerinde bulunan boşluklarda bile voleybol oynandığını hatırlıyorum. Hatta şöyle olurdu; önce birkaç kişi sahadaki yerini alır, yukarıdaki balkonlardan durumu görenler aşağıya “Bekleyin, ben de geliyorum” diyerek oyuna katılırdı.

Bütün bunlar izlemesi kadar oynaması da zevkli olan voleybolun ‘sıradan insanlar’ katındaki serüveni üzerine anılar denizinden bulup çıkardığımız birkaç nottu. Peki ya işin profesyonel yanı? Ve en önemlisi artık son derece önemli bir toplumsal ivmenin öncüsü haline gelen Türkiye Kadın Voleybol Takımı, başarıları ve sosyolojik anlamları?

Voleybolun mucidi ABD’li bir beden eğitimi öğretmeni olan William G. Morgan’dı.

Voleybol, pratiği en kolay disiplinlerdendir. Bir ağ, az biraz geniş alan ve birkaç katılımcıyla oynanır. Ve kadın-erkek, yaşlı-genç; uygun bir karışımla özellikle plajların gözde sporudur. 

‘MINTONETTE’DEN ‘VOLEYBOL’A…
Önce bir tarih gezisine çıkalım: Oyunun mucidi Amerikalı bir beden eğitimi öğretmeni olan William G. Morgan. Kapalı alan sporu olarak 1800’lerin sonuna doğru insanlık tarihine dahil oluyor. Ansiklopedik notlarda Morgan’ın keşfine ‘Mintonette’ adını verdiği yazılıyor. Rivayet odur ki bu isimle oynanan bir maçı izleyen bir profesör, topun yere vurmama ilkesinden hareketle ‘Volleyball’ adının daha uygun olacağını önermiş ve sonraki aşamada artık bu sporun ismi hali hazırdaki kullanımıyla ‘Voleybol’ olmuş… Birinci Dünya Savaşı’ında Avrupa’ya gelen Amerikan askerleri vasıtasıyla da ‘Eski kıta’da tanınır ve bilinirliğe kavuşan bu ‘fileli’ faaliyet, zaman içinde gerçek kimliğini bulmuş. Örneğin bir takımın topa peş peşe üç kez vurması kuralı 1920’de getirilmiş, Uluslararası’nda Voleybol Federasyonu (FIVB) 1947’de kurulmuş, ‘Erkekler’de ilk ‘Dünya Şampiyonası’ 1949’da Prag’da düzenlenmiş, kupayı ev sahibi ülke kazanmış, ‘Kadınlar’da ise ‘Dünya Şampiyonası’ 1952’de Moskova’da gerçekleştirilmiş, burada da ‘mutlu son’a yine ev sahibi takım ulaşmış. Voleybol, Olimpiyat sahnesine gölgesini ise 1964 Tokyo Olimpiyat Oyunları’da düşürmüş ve o gün bugündür sevilen, ilgi gören popüler bir faaliyet olarak sportif hayatımızın vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiş…

İlk smaç hareketi 1913’te Manila’da bir turnuvada oyunun yapısı içine eklenirken bir başka hamle olan ‘manşet’in mucidi de Japonlar olmuş. Türkiye’deki serüven ise ‘YMCA’in (‘Young Men’s Christian Association’) 1919-1925 yılları arası müdürlüğünü yapan Mr. Deaver adlı Amerikalının, derneğin İstanbul’daki spor salonunda voleybol oynatmasıyla başlamış. Zamanla beden eğitimi öğretmenlerinin de katkısıyla ülke sathına yayılıp sevilmiş. Sporu Türkiye’de asıl yaygınlaştıran kişi ise Cağaloğlu’ndaki Erkek Muallim Mektebi’nin beden eğitimi öğretmeni olan Selim Sırrı Tarcan’dır (ki adına Ankara’da inşa edilmiş bir Spor Salonu vardır). 

Ayrıca Romanya’dan getirilen iki antrenör; önce Nicola Sotir, daha sonra da Nicolea Murafa da profesyonel anlamda oyunun gelişimine katkıda bulunan isimlerdir.

Cengiz Göllü, ‘Kadın Voleybolumuz’un öncü isimlerindendi.

CENGİZ GÖLLÜ’YLE BAŞLAYAN YOLCULUK…
Bu noktada bir yol ayrımına gidelim ve bu yazıyı yazma nedenimiz üzerinden ‘Kadın voleybolu’na geçelim. Sporun ülkede sevilmesindeki asıl nedenlerinden biri olan bu cephedeki en derin izleri ‘rahmetli ‘Cengiz Göllü atmıştı. Çok iyi bir antrenör olan ve oyun üzerinde teknik-taktik gibi konularda emek sarf eden Göllü’yle birlikte hem Eczacıbaşı kulübü hem de Milli Takım bir hayli mesafe kaydetmiş, Avrupa arenasında diğer popüler sporların önünde boy göstermiş ve dereceler almıştır…

Türkiye’nin ‘Kadın Voleybolu’ vasıtasıyla sesinin daha gür ve etkili çıktığı asıl dönem ise elbette ki 2000’li yıllardır. Eski devlerden İtalya’nın biraz geriye çekildiği, Rusya’nın ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından eski gücünü kaybettiği ve yetiştirdiği değerlerin Avrupa takımlarında boy gösterdiği bu ortamda, ülkemiz voleybol arenasında yer alan ‘Müessese takımları’nın yanı sıra rekabette varlığını hissettirmek isteyen geleneksel kulüp takımları ABD’nin yanı sıra Uzakdoğu, Brezilya, Küba gibi oyunun güçlü figürlerinin yer aldığı coğrafyalara da uzandılar ve sağlam kadrolar oluşturdular. Zaten Rus ve Balkan (Sırp, Hırvat, Boşnak) kökenli isimler de bu profilde yerini alıyordu. Ayrıca ‘coach’larını da yine oyunun geleneksel aktörlerinin olduğu yörelerden seçtiler ve yerli yeteneklerle birleştirerek son derece başarılı harmanlara imza attılar…

Bu süreçte belli bir geleneği ve başarılı tarihi olan ‘Kadın Voleybolumuz’, hem kulüpler düzeyinde hem de Milli Takım odağında kendi çizgisini aşarak bir hayli mesafe kat etti ve hem Avrupa hem de dünya çapındaki organizasyonlarda üst sıralarda kendisini gösterdi. Evet, geçmişte de takımlarımız zirve yarışlarına dahil oluyor, bazen ‘Final Four’da da yer alıyordu ama süreklilik ve özellikle ‘Şampiyon’ unvanıyla buluşma gerçekleşmiyordu. Bu gelişimi somut ifade edersek Eczacıbaşı’nın yanına Vakıfbank eklendi, Fenerbahçe ve Galatasaray da kadrolarını güçlendirdi, ‘Kadın Voleybolu’ eni konu bu dört takımın etrafında biçimlendi. Elbette Karayolları, Türk Hava Yolları, Beşiktaş, Nilüfer Belediyesi, Sarıyer, PTT, eskilerden bir klasik olan Yeşilyurt gibi takımlar da oyunun gelişimini katkıda bulundular…

İtalya çalıştırıcı Giovanni Guidetti’yle voleybolumuz önemli aşamalar kaydetti.

GIOVANNI GUIDETTI ETKİSİ 
Bütün bu dönüşümün simge ismi ise kuşkusuz Giovanni Guidetti oldu. İtalyan çalıştırıcı önce Vakıfbank çatısı altında dikkat çekici ve ilham verici bir takıma imza attı, sonra Milli Takım koçluğunu da üstlenerek Türkiye’yi her turnuvada üstlerde gezinen, güçlü, kayda değer, izlenesi, ilgi göresi bir kimliğe büründürdü. Kulüpler bazında Vakıfbank, Fenerbahçe ve Eczacıbaşı oyunun Avrupa’daki en önemli organizasyonu olan ‘CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi’ni domine ederken aynı zamanda ‘FIVB Kulüpler Dünya Şampiyonası’nda büyük başarılara imza atarak ‘Gezegenin En İyisi’ unvanlarıyla buluştular. Her ne kadar son sezonlarda İtalyan kulüpleri tekrar atılım yaparak eski günlerini hatırlatır performans ortaya koysalar da kulüplerimiz her daim üst sıralarda yer almayı sürdürüyor.

Katıldıkları her turnuvada zirveye oynayan ‘Filenin Şahaneleri’ yerelden evrensele uzanan bir çizgide başarının, İSTİKRARIN, plan, programın ifadesiydi adeta.

İşin Milli Takım boyutuna gelince, özellikle 2021’te arka arkaya üst düzeyde üç turnuvaya katıldılar ve hepsinde de derece aldılar. Önce Milletler Ligi’nde ‘Üçüncülük’ unvanıyla buluştular, sonra Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda ‘Beşinci’ oldular ve nihayetinde ‘Avrupa Şampiyonası’nı üçüncü sırada bitirerek ‘Bronz madalya’ya uzandılar. Ama sanırım onları özel yapan ya da kılan sadece sahadaki başarıları olmadı. Süreç içinde onların dışındaki unsurlarla ‘politik bir simge’ye dönüştüler. Sistemi destekleyen çevrelerin direkt olarak onları hedef alan görüşleri, sosyal medya üzerinden seslenişleri, karşıt cephedekilerce “Guidetti’nin öğrencileri”ne farklı toplumsal anlamlar yüklenmesine ortam sağladı. ‘Filenin Şahaneleri’ (ben onlara uzun süredir bu şekilde sesleniyorum, çünkü ‘Filenin Sultanları’nı çok demode, arkaik ve cinsiyetçi buluyorum), kendilerinin dışında gelişen süreçte ‘muhalif’ bir profili üzerine geçirmiş oldu. Bir anlamda Türkiye’nin geleceğe umutla bakan ‘Modern’ yüzü simgesi onlara yüklendi. Kadının geri plana itilmeye çalışıldığı, çalışma hayatından ve sosyal yaşantıdan dışlama çabalarının sürekli gündeme getirildiği bir ortamda ‘Filenin Şahaneleri’ yerelden evrensele uzanan bir çizgide başarının, istikrarın, plan, programın ifadesiydi adeta. Üstelik spor olarak neredeyse sadece futbolun algılandığı ve onca ilgi, alakaya rağmen başarının gelmediği, karşılıksız sevgilerin yeşerdiği topraklarda, ‘eril iklim’e karşın bir kadın oluşumu olarak çok büyük işlere imza atıyorlardı. Onlar sadece bir sporu icra etmekten öte kendilerinden sonra gelen genç kuşaklar için de rol modeline dönüşmüşlerdi. Üstelik asık suratlıların ülkesinde bir sporu güler yüzleriyle, pozitif enerjileriyle, dayanışma duygularıyla ve içlerinde barındırdıkları farklı renk ve dokularıyla gerçekleştirirlerken son derece özel bir hava ve ruh yayıyorlardı.

Dolayısıyla 2021’e sportif ve sosyolojik anlamda çok derin imzalar attılar, hâtıralardan çıkmayan izler bıraktılar… Gerçekten de ‘şahaneydiler’. Yolları açık olsun… Kulüplerinde ve Mili Takım serüvenlerinde…

Öte yandan İtalya’da düzenlenen ‘Dünya İşitme Engelliler Voleybol Şampiyonası’nın finalinde ev sahibini 3-2 mağlup eden Kadın Voleybol Milli Takımı’mız, yenilgisiz ‘Şampiyon’ oldu. Ayrıca Vakıfbank ‘Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası’nda şampiyonluğa uzanırken, Fenerbahçe Opet de turnuvayı ‘Dünya üçüncüsü’ unvanıyla kapadı.


‘Şahane’ kadronun üyeleri…

Eda Erdem Dündar (Kaptan) 
Ebrar Karakurt
Zehra Güneş
Hande Baladın
Cansu Özbay
Simge Aköz
Meryem Boz
Naz Aydemir Akyol
Tuğba Şenoğlu
Meliha İsmailoğlu
Şeyma Ercan
Yasemin Güveli
İlkin Aydın
Aslı Kalaç
Kübra Akman
Buse Ünal
Beliz Başkır
Ayça Aykaç


Yorumunuz

Your email address will not be published.