Alejandro González Iñárritu’nun “21 Gram” filmi adını şu iddiadan alır; insan öldüğü anda bedeninden 21 gram eksilir, bu ruhun bedeni terk edişinin ağırlığıdır. Arılar ise yalnızca 0,1 gramlık canlarıyla doğaya hayat verir, tozlaşmayla sofralarımızı, çiçekli her mevsimi mümkün kılar. Biri bedenden ayrılan hayali yükün, öteki hayatta kalmak için gerçek ve görünmez bir emeğin ağırlığı.
ASLI DELİKARA
Ufacık bedeniyle taşıdığı kültürel yük hiçbir hayvanınkiyle kıyaslanamayacak kadar büyük. Roma şairi Vergilius, tarım üzerine yazdığı “Georgica”nın dördüncü kitabını arıya ayırmış; kovanı kraliçesi, askerleri, işçileri olan kusursuz bir devlet olarak tarif etmişti. Birkaç yüzyıl sonra Roma İmparatoru Marcus Aurelius, felsefe defterine şu notu düştü: “Kovana iyi gelmeyen, arıya da iyi gelmez.” Şairin kovanı bir devlete, imparatorun ise devleti bir kovana benzetmesi tesadüf değil; arı, insanın kendi toplumuna bakması için her çağda elverişli bir ayna olagelmiştir.
Bir mühendislik harikası: Bal
Dünyada 20 bini aşkın arı türü var ama sadece dokuz türü bal yapıyor. Her arı sarı-siyah bantlı değil; metalik yeşil, mavi, bakır renkli türler de var, aşina olduğumuz görüntü bal arısına özgü. Kalabalık kovan hayatı aslında istisna: dünyadaki 20 bini aşkın arı türünün yaklaşık %90’ı yalnız yaşıyor. Bal, nektarın işçiler arasında ağızdan ağıza aktarılıp tükürükteki invertaz enzimiyle parçalanması, sonra kanat çırparak buharlaştırılmasıyla oluşuyor. Balın bozulmadan kalabilmesi de bu üretim sürecinin bir sonucu: düşük su oranı ve yoğun şeker içeriği mikroorganizmaların yaşayamayacağı bir ortam yaratıyor, düşük pH bakteri üremesini engelliyor, arıların nektara kattığı glukoz oksidaz enziminin ürettiği hidrojen peroksit ise doğal antiseptik görevi görüyor.
Bir işçinin ömrü boyunca ürettiği bal bir çay kaşığının sadece on ikide biri, bir kavanoz bal yaklaşık 700-1100 arının ömürlük emeğini içeriyor. Balın türü toplanan çiçeğe göre çeşitleniyor.
Bizi sokan tüm arılar dişi -erkek arılarda iğne bulunmuyor-. Zehirin ana bileşeni melittin acıyı tetikliyor ama aynı bileşik yeni nesil antimikrobiyal arayışın adaylarından biri. Bu maddeye alerjisi olanlar için arı zehri ölümcül olabiliyor.
Arılar yok olursa insanlık dört yılda yok olur mu? Muhtemelen hayır. Einstein’a atfedilen bu söz biraz abartılı. Dünya gıda üretiminin hacimce yaklaşık %60’ı rüzgârla tozlaşan buğday, pirinç, mısır gibi bitkilerden gelir, ama meyve, sebze ve kuruyemişlerdeki vitamin ve minerallerin büyük kısmı tam da hayvan tozlaşmasına bağımlı bitkilerde bulunur; yani arılar toplam kaloriyi değil, beslenmenin kalitesini, tadını tuzunu belirliyor.
Kovanda da taht kavgası var

İşçi arılar, kraliçeleri öldüğünde ya da zayıfladığında, larvalar arasından seçim yapar. Seçilen larva “kraliçe gözü”ne taşınıp arı sütüyle beslenmeye başlar; garantiye almak için birden fazla larva aynı anda beslenmeye alınabilir, bu durumda ilk çıkan aday, henüz kraliçe gözünden çıkmamış rakiplerini iğnesiyle öldürür. Kraliçenin hayatındaki tek çiftleşme, onlarca koloniden gelen binlerce erkek arıyla gerçekleşir. Her erkek bu sırada ölür. Kraliçe aldığı spermi karnındaki kesede ömür boyu canlı tutar; yumurtayı bırakırken döllerse dişi (işçi ya da kraliçe), döllemeden bırakırsa erkek olur. Sonbaharda kışa hazırlanan koloni, tek işlevi çiftleşmek olan erkek arıları ve enfekte larvaları dışarı atıp ölüme terk ederek kovanın bekasını sağlar!…
Arı sembolizminin en eski örnekleri
Arının bilinen en eski izi Girit’te Chrysolakkos mezarlığında bulunan, MÖ 1800-1700’lerle tarihlenen Malia Altın Arı Kolyesi’dir (Herakleion Arkeoloji Müzesi). Antik Efes, MÖ 600’lerden Roma egemenliğine kadar yaklaşık dört asır boyunca sikkelerinde arı figürünü kullanır. Kentin koruyucusu Artemis’in tapınağında rahibeler “melissai” yani “arılar”, baş rahip ise “kral arı” unvanını taşır. Anadolu’nun bir başka ucunda arı bu kez bir kurtarıcı rolündedir. Hititler’in bereket tanrısı Telepinu ortadan kaybolunca dünyada kıtlık başlar; güneş tanrısı İştanu bir kartal gönderir, fırtına tanrısı Taru (Tarhun) bizzat arar, ama Telepinu bulunamaz. Sonunda ana tanrıça Hannahanna bir arı gönderir; arı, tanrıların bulamadığı Telepinu’yu bir çayırda uykuya dalmış hâlde bulur, onu sokarak uyandırır, kıtlık son bulur.

Eski Mısır’da en bilinen anlatı, MÖ 300 civarına tarihlenen Papirüs Salt 825’te (British Museum) geçer: güneş tanrısı Ra ağladığında, gözyaşları arıya dönüşür; arı çiçekler arasında çalışmaya başlar ve böylece bal ile balmumu var olur.
Semavi dinlerde arı şifa, bereket ve düzenle ilişkilendirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Nahl Suresi adını arıdan alır: 68-69. ayetlerde Allah’ın arıya dağlarda, ağaçlarda ve insan yapılarında yuva edinmesini ve çiçeklerden bal çıkarmasını “vahyettiğini” bildirir. Musevilikte kelime anlamı arı olan Debora, İsrailoğulları’nı Kenanlılara karşı zafere götüren hem peygamber hem de tek kadın hâkimdir. Hristiyan ikonografisinde ise arı, çoğu zaman Meryem’e ve azizlere atfedilen çalışkanlık, saflık ve toplumsal düzen simgesi olarak kullanılmıştır; Orta Çağ manastır kültüründe kovan, keşişlerin düzenlerini tarif ederken başvurduğu bir imgedir.

Kraliçe arı sendromu
1973’te Graham Staines, Carol Tavris ve Toby Jayaratne, üst düzey pozisyona ulaşmış bazı kadınların kendi konumlarını korumak için astları olan kadınlara erkeklerden daha sert davranmasını tarif etmek için “kraliçe arı sendromu” terimini ortaya atar. Aynı hiyerarşinin daha yumuşak karşılığı da var; sessizce, övgü beklemeden çalışanlara Batı iş kültüründe hâlâ “worker bee” yani “işçi arı” denir.
Napolyon’un simgesiydi
1804’te imparator ilan edilen Napolyon, arıyı kendi simgesi yapmaya karar verir; kişisel eşyalarından mobilyalara, halılardan sürgüne gönderildiği Elba adasının kendi tasarladığı bayrağına kadar her yeri arı desenleriyle donatır.
İskoç tasarım stüdyosu Timorous Beasties, imparatorluk arısını günümüz iç mekânlarına taşıyor.
Manchester bir arı şehridir
Napolyon onu sembolü yapmış olabilir ama Birleşik Krallık’ta bir şehir onu tüm şehre markalayacak şekilde benimsemiştir. 1842’de Manchester, sanayi devriminin “çalışkan işçi” ruhunu simgelemek için arıyı resmî arması yapar.


Dilde ve teknolojide düzeni ve tadı ile yer aldı
Beeline çekmek, drone, arı algoritması, kovan zihni gibi terimler arı dünyasından dilimize yerleşmiş. Türkçede “bal gibi”, “arı gibi çalışkan” benzeri çok deyim hatta atasözü var. “Balayı” ise İngilizce “honeymoon”, Fransızca “lune de miel” gibi “bal ayı” anlamında kullanılıyor. Popüler inanışa göre bu tabir, Orta Çağ’da yeni evlilerin evliliğin ilk ayında bal likörü içmesi geleneğinden geliyor.
Sonsöz: Kovan çökerse biz de mi çökeriz?
Bilim insanları arı popülasyonunun azalmasını “kovan çöküşü sendromu” olarak tanımlıyor. Bu küçücük yaratık yeryüzünden eksildikçe bal gibi tatlı başka bir şey de bizden çekiliyor. Yazının başında andığımız 21 Gram filmi, ölümde bedenden ayrılan 21 gramdan ilham alıyordu. Bizlerse aramızdan ayrılan 0,1 gramlık bedenleri kaygıyla izliyoruz; zira bu kez eksilen bir ruh değil, hayatın çeşitliliği, yani tadıdır.
Arının üretkenlik, düzen ve doğayla kurduğu ilişki; yüzyıllar içinde resimlerde, heykellerde, filmlerde, marka kimliklerinde hatta “Yaban Arısının Uçuşu” ile bir Korsakov bestesi olarak karşımıza çıkar. 20 Mayıs ise arılara atfedilmiş olup “Dünya Arı Günü” olarak kutlanmaktadır.

Arı kovanı gibi çalışan bir toplum hayali, arıyı okulların ve partilerin amblemine taşıdı.
Laline Paull’un “The Bees” romanı (2014) işçi arı Flora 717’nin gözünden, katı bir hiyerarşiye ve “doğurganlık polisine” dayanan bir toplum anlatılır. Black Mirror’ın “Hated in the Nation” bölümünde gerçek arılar yok olduğu için doğaya bırakılan robot arılar, toplumu cezalandıran birer silaha dönüşür. Dead of Summer (2016) dizisinin afişinde ölü arı, dehşetin habercisi olarak yer alır.




