Steven Spielberg
/

Steven Spielberg, sınır tanımayan bir hikâye anlatıcısı…

O, Amerikan sinema endüstrisinin modern zamanlardaki en yaratıcı, en üretken isimlerinden biri. Çocuksu filmlerle, seyirciyi tekrar salonlara çeken yapımlarla yola çıktı, sonra büyüdüğünü göstermek istercesine bir ‘tarihçi’ kimliğine büründü, uzaylıları –‘Dünyalar Savaşı’ (War of the Worlds) filmi hariç– hep dost olarak anlatmaya çalıştı. Gelin hep birlikte gerçek bir sinema büyücüsünün, Steven Spielberg’ün kariyer basamaklarında dolaşalım.

UĞUR VARDAN

Bugünden bakıldığında 70’ler özlem duyulan bir dönem şeklinde resmedilse de aslında sinemanın zorlu virajlardan geçtiği zamanlardan biriydi. Şöyle ki tüm dünyada televizyon gibi yeni bir oyuncağın varlığı keşfedilmişti ve insanlar artık görsel ihtiyaçları için sinema salonlarına gitmek yerine evlerinin baş köşesine kurulmuş bu yeni sihirli kutunun kendilerine sunduklarıyla mutlu oluyor, ailece bir şeyler izleme duygusunu ve eylemini bizatihi kendi mekânlarında gerçekleştiriyordu.

Bir de büyük salonların giderek işlevlerini kaybettiği ve yerine o dönemin ölçeklerinde AVM’ler dikilmeye başlandığı ya da otoparklara çevrildiği yıllardı. Yani Avrupa’da sinema yerini başka fonksiyonel yapılara bırakıyordu.

İşin Türkiye ayağında hem televizyon gerçeği vardı hem de ülkeyi saran terör belası sokağa çıkmayı engelliyordu; bu yüzden beyazperde arabesk ve avantür seks filmlerine kalıyordu.

Hollywood sayesinde yedinci sanatın merkezi sayılan ABD’de ise Vietnam Savaşı sonrası yaralar sarılıyor, Richard Nixon hükümeti Watergate skandalıyla hükmünü kaybediyor, perdeye de savaş sonrası yaşanan travmanın etkileriyle dolu filmler yansıyordu. Bir yüzleşme dönemiydi kısacası ve sinemayı genellikle bir eğlence ve gündelik hayattan kaçış alanı olarak gören anlayışın uzantısı niteliğindeki yapıtlar ortalıkta pek yoktu.

Steven Spielberg

Sinemayı eski görkemine kavuşturdu

Steven Spielberg işte bu ortamda filiz verdi. 1971’de televizyon için çektiği ‘Bela’ (Duel), seyirciyle salonlarda da buluşma şansını yakaladı ve “Hımm, bu çocukta iş var” türünden bir yargının doğmasına yeşil ışık yaktı. Sonrasında 1975’te ‘Denizin Dişleri’ (Jaws) geldi. Spielberg, dönemin çok satan Peter Benchley imzalı romanını sinemaya uyarlamıştı ve birdenbire bir köpekbalığının esir aldığı kasabanın yaşadığı dehşeti anlatan bu film, boşlukta yüzen salonlara seyirci yağmasını sağlamış, hatta daha da ötesinde insanları önce ABD’de, sonra da tüm dünyada denizden korkar hâle getirmişti. Peşi sıra ‘Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ (Close Encounters of the Third Kind) ve ‘E.T.’ (E.T. the Extra-Terrestrial) derken Spielberg, sinemayı eski mutlu günlerine götüren kişi olmuştu. Aslında bu dönüşümde yalnız değildi, yakın arkadaşı George Lucas da ‘uzay operası’ olarak nitelendirilen bir kulvarda ilerliyor ve yarattığı ‘Yıldız Savaşları’ (Star Wars) serisiyle bir başka düş dünyası sunuyordu sinemaseverlere.

Platformlara rağmen seyirci salona geri dönecek!

Bu ikili çok geçmeden aynı zamanda bir suçlamanın da hedefi olacaktı: “Sinemanın yaşını küçültmek!” Spielberg ve Lucas çıtayı düşürmüşler, çektikleri gişe filmleriyle adeta çocuk ya da çocuk kalmayı seçen seyirciyi salonlara doldurmuşlar ve ciddi konuları anlatan anlayışların daha az ilgi görmesine neden olmuşlardı.

Spielberg ‘Indiana Jones’ adlı serüvensever bir arkeoloğun maceralarını perdeye taşırken söz konusu rotada ilerlemeye devam ediyordu. Lakin sonrasında kendilerine yöneltilen iddialarla ilgili dertlendiğini anladık. George Lucas sinema kadar parayı da seviyordu ve onun için sanattan çok kurduğu denklemin sürekli gelir sağlaması yeterliydi. Ama Spielberg, kendisinin sanatsal anlamda da ciddiye alınmasını istiyordu ve zamanla büyüdüğünü gösterme yolundaki filmlere imza attı. Bu refleksinin altında başlarda Akademi tarafından görmezden gelinmesinin de payı vardı. Nihayetinde aralarındaki buz ‘Schindler’in Listesi’yle (Schindler’s List) eridi ve Spielberg ilk kez En İyi Yönetmen Oscar’ını kazandı.

Sonraki serüvenine baktığımızda arada bir o ‘çocuksu’ tavrını hatırlattığını ama daha çok tarihe eğildiğini görüyoruz. Hatta gelecek tasviriyle öne çıkan 2002 yapımı ‘Azınlık Raporu’ (Minority Report) ile bu iki dünya arasında köprü kurduğunu; öte yandan ‘Amistad’, ‘Savaş Atı’ (War Horse), ‘Lincoln’, ‘Casuslar Köprüsü’ (Bridge of Spies) ve ‘The Post’ gibi yapımlarla hem ABD’nin uzak ve yakın geçmişinde dolaştı hem de özellikle ‘The Post’la basın etiği hakkında çok şey söyledi. Bu arada filmografisi içinde yer alan ‘Jurassic Park’ filmlerinin de ‘tarihsel’ bir değeri (!) olduğunu elbette kabul etmeliyiz.

Spielberg son dönemde ise özellikle şu tartışmayla gündeme geldi: Platformlarla birlikte evine dönen seyirci tekrar salonlara ayak basacak mı?

Usta yönetmen söz konusu meseleye ilişkin The New York Times’a yaptığı açıklamada pandemi döneminde platformların aboneliklerini rekor seviyelerde yükseltmesinin onları güçlü kıldığına dikkat çekti. Ona göre belli bir yaşın üzerindeki izleyici patlamış mısır eşliğinde film izlemekten kurtulduğu için platformları sevdi ama öte yandan aynı kesim salona giderek başka kuşaktan izleyicilerle buluşup sosyal ortamın cazibesine kapılmaya hazırdı: “Sinema geri gelecek, gerçekten böyle düşünüyorum” dedi Spielberg.

Bugün gelinen noktada örneğin 2026 boyunca seyirciyi yeniden salonlara çeken filmlerden ikisi şunlar oldu: Christopher Nolan’ın ‘Odyssey’si (The Odyssey) ve Destin Daniel Cretton imzalı ‘Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün’ (Spider-Man: Brand New Day).

Spielberg’ün son işlerine gelince: 2022’de, kendi çocukluğundan yola çıkan ‘Fabelmanlar’ı (The Fabelmans) çekti. Film, genç bir sinemacının doğuşunu anlatırken sanat hayalini aile için feda eden annesinin mutsuzluğunu da perdeye taşıyordu.

Steven Spielberg

Gerçek bir ‘sinema büyücüsü’

Bu yıl da ‘İfşa Günü’yle (Disclosure Day) bir anlamda kariyerinin başlangıcındaki noktalara göndermelerde bulundu ve ‘Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’la (Close Encounters of the Third Kind / 1977) ‘E.T.’nin (E.T. the Extra-Terrestrial / 1982) bir tür devamına imza attı. Uzaylıları esir tutup üzerlerinde deneyler yapan gizli bir şirket üzerinden film adeta bizi şu noktaya taşıyor: “İnsandan kötüsü yok!”

Doğrusunu söylemek gerekirse ben ‘İfşa Günü’nü birçok Batılı sinema yazarının aksine çok beğenmedim ama yine de Spielberg’ün yetkin sinematografisiyle izlenebilir, yer yer ilgi çekici bir yapıt. Benim içinse bu filmin geride kalan tortuları arasında en akılda kalıcı iz, kayda değer bir sinema eleştirmeni olduğuna inandığım IndieWire yazarı David Ehrlich’in ona yönelik tanımlamasıydı: “Modern sinemanın en sınır tanımayan hikâye anlatıcısı…”

Bu arada Spielberg’ün, Steve McQueen’in 1968 tarihli ‘Bullitt’te (Peter Yates’in yönettiği yapım bizde ‘Gangsterin Kaderi’ adıyla gösterilmişti) canlandırdığı polis Frank Bullitt karakterine dayanan ve başrolünü Bradley Cooper’ın üstleneceği bir film çekeceği 2022’de duyurulmuştu. Ancak bu yılın başında gelen haberlere göre proje şimdilik askıya alındı; Cooper’ın da projeden ayrıldığı konuşuluyor.

Neyse, o ne çekse izlenecek, hangi konuya el atsa merak edilecek bir yaratıcı… John Ford, Billy Wilder gibi isimlerin izini süren bir anlatıcı. Yeri gelmişken ‘Fabelmanlar’da John Ford’un ‘müteveffa’ David Lynch tarafından canlandırılması fikri muhteşemdi.

Aralık 2026’da 80 yaşına basacak

Evet, 18 Aralık’ta 80 yaşına basacak olan Steven Spielberg, geride bıraktığı onca yapımla Amerikan sinemasının en verimli, en heyecan verici isimlerinden biri oldu. İdeolojik ve sosyolojik derinliği konusunda çok katman barındırmayan öyküler anlatsa da sinemanın eğlendirici, seyircisini başka dünyalara taşıyıcı, gündelik dertlerinden uzaklaştıran yapısına uygun filmlerinin inşa edicisi olarak gönüllerdeki yerini çoktan aldı bile. Onun yapıtları arasında gezinenler gerçek bir ‘büyücü’ olduğuna ikna olacaklardır…

İTÜ’de Mimarlık okudu. Gazetecilik serüveninde Erkekçe, Arkitekt, Antrakt, Aktüel, FHM gibi dergilerde çalıştı, Yeni Binyıl’da yazdı. Radikal’de Spor Şefliği ve sinema yazarlığı yaptı. 2014’ten beri çalıştığı Hürriyet gazetesinde de editörlük, sinema ve spor yazarlığı görevlerini üstlendi.

Karışık Kaset'den en yeniler

Türkiye bir spor ülkesi mi?

TÜRKİYE GENÇ NÜFUSUYLA VE DEVLETİN MADDİ İMKÂNLARIYLA DÜNYANIN GELİŞMİŞ SPOR ÜLKELERİ ARASINA GİREBİLECEK POTANSİYELDE. PEKİ MEMLEKETİMİZİN

En ilginç 10 DJ’imiz

Plaktan kasete, CD’den MP3’e… DJ’liğe başladığımdan bu yana o kadar çok format ve ekipman değişti ki,