Şu an yaşıyor olsa Kadir bey kesinlikle hatırlamazdı ama bizim küçük bir tanışma hikâyemiz, azıcık bir ortak tarihimiz var harbiden. Kadir İnanır’la kimin bir geçmişi, bir tarihi yok ki?
“N’olur bir Kadir İnanır yazayım” dedim; editörüm, “Biz çıkana kadar çok zaman geçmiş olacak, tasarladık dergiyi” dedi. O sırada süper aktif, hiçbir zaman tek bir şeye odaklanamayan, insanları hep yoran beynimde Leopold Bloom-vari bir düşünce akışı ile babam geldi aklıma, istemeden. Kovaladım onu hemen… Sonra ergenlikten çıkmamın sınırında “Kadir Bey”le tanışmam geldi…
“Ama ben de onu çok severim, babama benzetirdim” demiş editörüm. Hiç duymadım. “Uzun zaman hiç sevemedim onu ben, pos bıyığıyla hiç sevmediğim babama benzetir, onu sert, kaba, zalim falan sanırdım” diye mırıldandım kendi kendime telefonda. “Aaa, demek herkes babasına benzetirmiş” olduk.
“Ama bizim ortak tarihimiz var” dedim. Kadir İnanır’la kimin bir geçmişi, bir tarihi yok ki? Her Türk genci hatırlar “Selvi Boylum, Al Yazmalım”da onun ağlarken gülen içli gözlerini… Dila Hanım’da Cahit Abim’in (Berkay) kalbimizi söküp derin, kasvetli denizlere atıveren tema müziği eşliğinde dizlerini tecrübesiz efe şeklinde yere vurarak dans ettiği o sahnede, sevip de kaybetmenin acısını onunla omuzlamamızı… “Yılanların Öcü”nde Kara Bayram’ın maruz kaldığı haksızlıklarda, 1980 darbesinin ardından yaşadığımız adaletsizlikleri, kendi bastırılmış isyanımızı buluşumuzu… “Amansız Yol”da Hasan’ın beyhude suçluluk duygusunda, kendi “son pişmanlık fayda etmez” anlarını tekrar tekrar yaşayışımızı…
Şu an yaşıyor olsa Kadir Bey kesinlikle hatırlamazdı ama ben editörüme yalan söylemedim. Bizim küçük bir tanışma hikâyemiz, azıcık bir ortak tarihimiz var harbiden.

Perdede canlandırdığı bu karakterler, Türk insanının yokluğun ve düzenin karşısında hissettiği yalnızlığı, ezikliği nasıl da güzel temsil etti. O, Cüneyt Baba gibi yenilmez Malkoç’ları, Tarık Abi gibi kusursuz genç aşıkları değil, hassas, çok hata yapan, acısını bize sessizce aktaran gerçek insanları oynadı.
YIL 1995, MEKÂN LEMAN KÜLTÜR
Sonraki yıllarda hayatımın gidişatını çok değiştirecek ilk işlerimden birinde hem üniversiteye gidiyor hem de orijinal Leman Kültür’de garson olarak çalışıyordum. Daha Cem Yılmaz, Erdil Yaşaroğlu falan hepimiz bebeyiz. Cem’in ya ilk stand-up performansı ya ikinci… Acayip bir enerji var havada. Yepyenilik…
Yıl 1995, ben daha 20 olmamışım; çizerlerle fingirdemiyorsam masalara içki taşıyorum. Bir anda omuzunda taba rengi paltolu görkemli bir adam ve maiyeti girdi içeri. Çok sert ve otoriter görünüyor harbiden Kadir Bey bir mekâna girerken. Ben zaten babama benziyor diye hayat boyu reddetmişim onu. Biraz da korkudan hiç yaklaşmadım bile köşedeki masasına. Elbet Tuncay Abi (Akgün) ya da Suat (Özkan) gider eğler onu diye.
Zaten herkes eğilip fısıl fısıl bir şeyler söylüyor kulağına, saygılarını mı sunuyorlar nedir? Ben duvarın dibinde ayakta mazlum mazlum bakıyorum.
Oturduğu yerden yavaşça kafasını kaldırdı, aynı o “Selvi Boylum…”da otobüsün arkasında saklanıp Türkan Sultan’a baktığı şeytan tüylü bakışı ile baktı bana. Koca adam… Çocuk gibi. Şimdi gözlerim doldu yazarken. “Mefaret Hanım, zahmet olmazsa…” bir şeyler dedi 19 yaşındaki 90’ların asi çocuğu bana. Ne kibar! Öğrenmiş birisinden adımı.
Sonrasını hatırlamıyorum pek. Ne siparişini ne Cem’in tarihe geçen performansını hatırlıyorum; sadece bir kahverengi tepsi hatırlıyorum elimde; bir sürü içecekle gelip ona doğru uzandığımı, o gürültülü mekânda sesini duyurmak için kulağıma yaklaştığında mahrem bir yakınlık hissettiğimi, erkek parfümünü hatırlıyorum ama.
Bütün gece Mefaret Hanım dedi bana, ben hâlâ yabani. Niye hep uzak durduğumu sorunca, ben şımarık, “Ben Mefaret Hanım değilim çünkü” dedim rahatsız, nereden çıktıysa, “Mefaret’im ben.” Sonra biraz arkadaş olduk. Giderken elimi sıktı, “Teşekkür ederim Mefaret Hanım” dedi hınzır hınzır.
“Kadir Bey”in gidişiyle sadece efsanevi bir aktörü kaybetmedik. Hem sinemada hem de hayatta, o sert maço karikatürleri kendi usulüyle tek tek yıkan bir kültürel fenomeni ve özgün bir sanatçıyı kaybettik. Bugün o günü hatırlayınca aklıma Alain Delon gelir hep. Çok benzetirim ikisinin imajını. İkisi de o bildik sert imajlarının ardında ağır bir keder, ince bir hüzün taşıdılar. Kalplerimize o sayede kimselerin dokunamadığı gibi dokunabildiler.
KAVGASI DAHA DOĞMADAN BAŞLADI
Daha annesinin karnında başlamış dünyayla kavgası. 14 çocuklu, yoksul bir aile. En küçüğü Kadir… Annesinin, ancak yıllar sonra, o artık zirvedeyken açıkladığı büyük sırrını Hüseyin Karabey’in İnanır hakkında çektiği “Kuzeyden Gelen Adam” belgeselinde duyduğumda dumur olmuştum. Annesi Rukiye Hanım, ona hamile olduğunu anlayınca, sırf bir boğaz daha aç kalmasın diye onu düşürmek için çok uğraşmış. Yükseklerden atlamış, koca çuvalları taşımış… Ama Kadir inatla tutunmuş hayata. Yıllar sonra dev bir aktör olup annesinin karşısında durduğunda artık çok yaşlı anne ağlayarak ona sarılmış ve “Seni düşürmek için bildiğim her şeyi denedim oğlum ama ölmedin. Meğersem sen Kadir İnanır olacakmışsın” demiş. Ne kadar acıklı. Ama dünyaya zaten kavga kazanarak gelmiş bir insan, kime, neye boyun eğer ki?
TATAR RAMAZAN: “BEN BU OYUNU BOZARIM”
Yeşilçam’da büyük yapımcıların sektörü monopolize ettiği, oyuncuların senaryoya tek kelime edemediği, set işçilerinin sigortasız çalıştırıldığı dönemde ön ödemesini bile aldığı dev kontratları tereddütsüzce yırtıp atan ilk jönümüzdür o. Sosyal güvencesiz, bütün gün karın tokluğuna çalışan sinema emekçileri için kurulan Sine-Sen’in de en ön safındaydı. Unutulan, daha doğrusu unutturulmaya çalışılan ünlü bir fotoğraf var; hem onun hem de fotoğraftaki diğer iki efsanenin vefatından sonra tekrar tekrar gün yüzü gördü:
1 Mayıs 1978 günü Taksim katliamından sadece bir yıl sonra, ortalık barut ve yanık lastik kokarken.

Taksim Meydanı’na yürüyen dev işçi kortejinin en önünde Damat Ferit (Tarık Akan), Erkek Fatma (Girik) ve Kadir Baba, kol kola girmiş; emekçilerin, işçilerin polis tarafından hırpalanmaması için göğüslerini barikata siper etmişler. İnanır sanırım o gün “Önce bizi çiğneyeceksiniz” diye bağırmış. Gerçek hayat bazen filmlerden daha ikonik. Öyle değil mi şimdi?
26 Haziran’da o güzel, duygu yüklü gözlerini kapadığında, yalnızca bir aktörü değil, Türkiye’nin o en belalı yıllarındaki düzene hem beyazperdede hem de özel hayatında meydan okuyan benzersiz bir karakteri de kaybettik ne yazık ki. Cenaze töreninde “Hekimoğlu” adlı içler acıtan türküyü çaldılar. Martin tüfeğine taktırdığı aynası efsane olan Robin Hood-vari halk kahramanı, Ordulu eşkıya Hekimoğlu İbrahim, Kadir Dayı’nın memleketlisi… Meğerse o bu türküyü çok sevmiş, benimsemiş, Fatsalı sanatçı Ümit Tokcan’a götürmüş; böylece memleketinin türküsünün geniş kitlelere ulaşmasına da aracı olmuş.
Törende sessiz sessiz türküye eşlik ettiler. Sonra kalabalıktan birisi “Sen ölmedin Kadir abi! Sen gökyüzüsün. Seni unutmayacağız” diye bağırdı. Ben Kadir Bey’i hastane yatağında hayat arkadaşına “Ben ölürsem cenazemde Hekimoğlu’nu çal Jülide” dediğini hayal ettim. Ağladım. Helal olsun Kadir Abi’ye!


