özgün ve protest müzik
/

Aynı şemsiyenin altında; özgün ve protest…

Müzik konusunda sanırım en kafa karıştıran konulardan biridir bu. Özgün müzik, protest müzik, muhalif müzik, sol müzik… Bu liste uzar gider ama hangisinin nerede başladığı, bir diğerinin nerede bittiği konusunda fikir yürütmenin karmaşık ve zor olduğunu inkâr etmeden…

MURAT BEŞER

Çerçevenin içini tam olarak örnekler vererek doldurmak aslında birkaç kata sığmayacak kadar geniş bir araştırma alanı olsa da biz birkaç sayfada yol gösterecek bazı doğru sorulara kısa cevaplar aramaya çalışalım. Yukarıda saydığımız ve saymadığımız isimleri altında toplayacak bir şemsiyenin (adını isterseniz siz koyun, biz de ona şimdilik “şemsiye” diyelim) var olduğunu düşünerek…

Şarkı olmadan devrim olmaz

1970 yılında halkın oylarıyla iktidara geldikten sonra askeri diktatörlük tarafından öldürülen lider Salvador Allende bir konuşmasında “şarkı olmadan devrim de olmaz” demişti. Sözleri aslında şunu doğruluyor ki, bu müzik halk muhalefetinin yoğun olduğu, insanların özgürlük ruhunun kabardığı, baskıya karşı çıkarak seslerini yükselttiği zamanların müziğiydi. Bir yerlerde adaletsizlik vardı ki, bu “şemsiye” dediğimiz müzik vardı.

Bu “şemsiye”nin kaynağını (Afrika’dan kölelik için getirilen siyahilerin müziğini dışarıda tutacak olursak) Latin Amerika olarak göstermek yanlış olmaz. Bu müzik temel gıdasını hep folklordan ve yerel müzikten aldı, yeşerdiği her ülkenin yerelliğinden beslendi, her defasında yeniden şekillendi, dallandı budaklandı. Belki de konunun karmaşık bir hâle gelmesi bundan kaynaklandı.

Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmıştı. Bizim “şemsiyemiz” işin yabancı kısmını her ne kadar And Dağları’ndan, Peru ve Şili çöllerinden, Amazon Yağmur Ormanları’ndan, Avusturya işçi marşlarından, Sovyet şarkılarından alsa da Anadolu’nun kadim kültüründen ve âşıklar geleneğinden, halk ozanlarından beslenmeyi ihmal etmedi. Tabii, ülkemizdeki gelişimine daha sonra geleceğiz, ancak bunu anlayabilmek için önce dünyadaki seyri için bir özete ihtiyacımız olacak.

Arjantin, Küba ve Şili diğerlerini de etkiledi

Protest müzik meselesini konuyu yakın tarih çerçevesinde ele almaya gelince; pek çok araştırmacı bu türün köklerini farklı ülkelerden çıkmış, üç şarkıcıya, üç şarkı yazarına bağlar; Arjantin’den Atahualpa Yupanqui, Küba’dan Carlos Puebla ve Şili’den Violeta Parra… Her birinin farklı tarzları vardı ama ortak özellikleri azımsanmayacak kadar güçlüydü; hepsinin kökeninde ülkesinin folkloru ve isyan teması var, hepsi politik, hepsi organik aydın.

İsimleri duyulmaya başladıktan sonra bu müzisyenlerin yaptığı müziğe ilk önce “Yeni Şarkı” adını verdiler kategorik olarak. Bu şarkıcılar çok önemli bir işleve sahip oldular, kendilerinden sonra gelen ve çok büyük bir etki yaratan kuşağın müzisyenlerini etkilediler. Bunlar arasında Mercedes Sosa, Víctor Jara, Quilapayún, Inti-Illimani, Gilberto Gil, Caetano Veloso, Woody Guthrie, Bob Dylan, Joan Baez, Nina Simone, Mikis Theodorakis gibi isimler bulunuyordu.

Latin Amerika başta olmak üzere genel olarak Üçüncü Dünya ülkelerinden dünyanın dört bir yanına yayılan bağımsızlık ve özgürlük mücadeleleri altmışlı yıllarla birlikte iyiden iyiye yükselmişti. Bu mücadelelere destek veren müzikal hareketler de kavganın içinde şekillenmiş, ancak her ülkede bağımsız bir karakter kazanarak varlıklarını sürdürmüşlerdi. Bu yüzden de artık bu müzikal “şemsiye”yi bir tek türle tarif etmek giderek zorlaşmış; ülkeden ülkeye bu müzikler kendini folk, rock, pop, reggae, ska, hatta daha da ilerleyen dönemlerde bu müzik güncel soundlar ve teknolojik gelişmelerle buluşarak caz, punk, rap, hip-hop ve elektronik müzik olarak da göstermeye başlamıştı.

Bu arada isimler de çeşitlenmişti; Sex Pistols’tan Manu Chao’ya, Bob Marley’den Stromae’ye…

özgün ve protest müzik

Başlangıçta sözü, ezgisi, kalıbı ve sound’u birbirine üç aşağı beş yukarı benzerlikler taşıyan bu müzik, artık birbirine hiç benzemeyen formlarda da karşımıza çıkmaya başlıyordu. Toplumsal adalet, emek, yoksulluk, sürgün, kimlik, barış gibi temaları işledikleri için bu müzik, sadece bir tür değil; tarihsel hafızanın ve toplumsal vicdanın sesi olarak görülüyordu. Hatta o dönemlerde haklı olarak özgün müziğin “bir tür değil, bir duruş olduğu” vurgusu yapılıyordu sık sık. Müziğin görünür yüzünde de yumruk, güvercin, gitar/bağlama, kızıla çalan renkler gibi imgeler, semboller öne çıkıyordu.

Anadolu pop’tan da arabeskten de beslendi

Türkiye bu müziğin doğuşu ve gelişmesi konusunda çok zengin bir mirasa ve güncellikten gelen malzemeye sahipti. Bu zenginlik nasıl ki geçmişten Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi halk ozanlarından ve türkülerden kaynaklanıyorsa, güncelde de yükselen sınıf mücadelesinden, orta sınıflardan gelen aydınların düşüncelerinden, sanatından, bir de her 10 yılda âdet üzere yapılan askeri darbelerin toplumsal sonuçlarından, ekonomik sıkıntı ve baskılardan alıyordu şarkı temalarını. Türkiye hem içerik hem de müzik açısından o kadar bolluk ve bereket içindeydi ki, bilhassa müzikal kaynaklar arasında dönem dönem Anadolu pop ve hatta arabesk bile girecekti.

Çünkü köyden kente göçle birlikte kültürel hayatta bir hareketlilik gözlemleniyordu. Önceleri iki ana kesim oluşmuştu: biri kentli, merkezdeki elitler, diğeri de göçle birlikte kente gelen “yeni” kentliler. Özellikle Kuzey Anadolu’dan gelen ilk göç dalgası kent yaşamını ve müzik dünyasını etkilemişti. Kültürel arayışı arabesk karşılamış, protest müzik de bundan nasibini almıştı. Öte yandan da devrimci ozanların ve müzisyenlerin artışı söz konusuydu.

Bu müzik gerçekten de Türkiye’ye özgü tarihsel, toplumsal ve kültürel bir bağlamda ortaya çıkmıştı.

Mahzuni Şerif’ten Bulutsuzluk Özlemi’ne zengin bir gelenek

Altmışlı yıllarda Anadolu’dan beslenen bir aydın geleneği olarak ortaya çıkan özgün protest müzik, yetmişli yıllarda da çıkışını sürdürmüştü. Bu geleneği şekillendiren ve sürükleyenler arasında Ali İzzet, Aşık İhsani, Mahzuni Şerif, Nesimi Çimen ve Mehmet Koç gibi isimler bulunuyordu. Önceleri solcu-alevi-âşık olarak ortaya çıkan bu kuşağın müzisyenleri bir süre sonra kent ozanı kimliğine sahip olacaktı. Ancak her ikisinin de sembol ismi şüphesiz Ruhi Su olmuştu. Sonraki kuşakta ise Cem Karaca, Selda Bağcan ve Fikret Kızılok dikkat çekiyordu.

özgün ve protest müzik, selda bağcan, ruhi su

12 Eylül 1980 tarihindeki askeri darbenin ardından ülkede muhalefet namına her şey kesintiye uğramıştı. Gıkını çıkarmak adına müzik dahil (arabesk hariç) tüm sesler susmuştu. Nihayet seksenlerin ortasında protest müzik geleneği yeniden ufak ufak ayağa kalkarak geçmişini hatırlamış, ama bu kez bu müzik yetmişlerin müziği değildi. Emekçi, Zülfü Livaneli, Ezginin Günlüğü, Mozaik, Yeni Türkü, Bulutsuzluk Özlemi, Fikret Kızılok gibi isimler bir yandan kendi şarkılarını yazarken, birilerine de dizeleriyle en fazla ilham veren şairler arasında Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Sabahattin Ali, Arif Damar, Enver Gökçe, Oktay Rıfat bulunuyordu.

özgün ve protest müzik

Seksenden sonra ülkemizde yeniden şekillenen bu “şemsiye” altında iki isim var ki, onlara ayrı birer pencere açmak gerekir: Ahmet Kaya ve Grup Yorum…

Ahmet Kaya

“Değişen Türkiye” yıllarında özel radyo ve televizyon kanallarının yükselişine denk gelmişti Ahmet Kaya’nın hızlı çıkışı. Basının İbrahim Tatlıses ile birlikte en çok ilgi gösterdiği müzik yıldızlarından biriydi. Seksenlerin ikinci yarısı ve doksanlı yılların zor ve karanlık siyasi koşullarına doğan aykırı bir kimlikti. Protest müzik, sol arabesk tarifleri ve tartışmaları arasında Hasan Hüseyin Demirel’den Yusuf Hayaloğlu’na, Osman İşmen’den Ahmet Koç’a sayısız isimle yaptığı çalışmalar, sözleri, düzenlemeleri ve yorumları açısından o yıllarda ülkenin popüler müzik ortamında gerçek bir reformdu. Zira bu ses sokak arasında yaşayan, mahalle kıraathanesinde umutsuzca pinekleyen delikanlıyla, mahpustan yeni çıkmış çaresiz adamın ta kendisiydi. O ana değin yapılan müzikal işlere göre hem daha kuralsız hem de serbest bir yapıya sahipti bu albümler. Hem Batı hem de (Türk müziği, halk müziği, folklor babından) Doğu seslerini içerirken, sol popülist şiir ve edebiyatla da iç içeydi.

Ahmet Kaya

Bir yandan bağlama, öte taraftan senfoni dinleyen kulakların dikkatini çekebilme özelliğine sahipti. Bir hayat adamı olan Kaya tabiat olarak da tüm bunları denemeye açıktı müzikal açıdan. Bu formül kendinden sonraki sayısız isme ilham ya da taklit kaynağı olacaktı. Tüm taklitleri onu daha da orijinal kılmıştı. Çünkü Kaya’nın çok özel bir ses rengi vardı; iyi şarkıcı, yorumcu ve besteciydi. Eski fotoğraflarının içine Ruhi Su, Rahmi Saltuk ve Zülfü Livaneli saklanmıştı. Eksiksiz değildi, ama verecek çok şeyi vardı. Şarkılarını vicdan sahibi insanlar için söyledi. 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde yaptığı konuşma sonrasında, haksız bir muamele görerek memleketini terk etmek zorunda kalan Kaya, 16 Kasım 2000 sabahı bir kalp krizi sonucu Paris’te yaşama veda etmişti.

Grup Yorum

Grup Yorum’u sadece bir müzik topluluğu olarak tanımlamak eksik, eksik olduğu kadar da yanlış olur. Grup Yorum, toplumsal, kültürel bir fenomen; politik bir kolektif. Grup Yorum’un sadece bestelerle, albümlerle, konserlerle, turnelerle geçen bir hikâyesi yok. Onun hikâyesini daha ziyade gözaltı, tutuklama, yasaklama, tehdit, protesto eylemleri ve mücadeleyle dolu yıllar oluşturuyor. Çeyrek yüzyılı geride bırakmış politik bir geleneğin ve mirasın hikâyesi bu. Dünya tarihinde benzerine pek rastlanmayan bir direnişin, baskılara karşı ayakta kalışın hikâyesi onlarınki. Hikâyenin içindeki her bir kilometre taşı, Grup Yorum’un yenilmediğinin, boyun eğmediğinin göstergesi.

özgün ve protest müzik, grup yorum

Dergi, gazete ve televizyonlardan davet almadı onlar; klipleri kanallarda dönmedi, ama yine de albümleri pazarlanan rokçudan, popçudan daha çok sattı. Ayrıca 12 Eylül sonrasında Kürtçe şarkı söyleyen ilk topluluktu. Bazıları ajitatif ve sanattan uzak görebilir onları, ancak bu yanılsamadan ibaret bir yaklaşım. İşin içinde sanatsal kaygılar, estetik değerler ve müzikal adımlar her zaman vardı. Topluluğun müzikal kaynaklarının başında türkü, halay, ağıt gibi Anadolu halk müziği formları ve Latin Amerika devrimci marşları geliyor. Her zaman iyi müzisyenler yetiştirdi bu kolektif, yirminin üzerinde de albüm yaptı ve bu albümlerden yaklaşık kırkın üzerinde müzisyen geldi geçti. Şüphe yok ki hepsi birer isimsiz ve resimsiz kahraman. Bir okuldu Grup Yorum.

MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi'nde resim okudu. Öğrenciliğinden itibaren dergi ve gazetelerine müzik ve popüler kültür konularında makaleler yazmaya başladı. Rock müzik dergisi Stüdyo İmge'nin editörlüğünü yaptı. Yıllarca Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde müzik yazarlığını sürdürdü, TRT'de beş yıl, Radyo Kuzey'de bir yıl program yaptı. İstanbul'un başta gelen mekân, festival ve partilerinde DJ'lik yaptı. İKSV İstanbul Caz Festivali'nde danışma kurulu üyeliğinde bulundu, The Salon'da bir sezon müzikal konularda paneller düzenledi. Yoldan Çıkmış Simalar (2016) ve Nesrin Sipahi (2025) kitaplarını yazdı. Evli, çocuklu...

Karışık Kaset'den en yeniler

Türkiye bir spor ülkesi mi?

TÜRKİYE GENÇ NÜFUSUYLA VE DEVLETİN MADDİ İMKÂNLARIYLA DÜNYANIN GELİŞMİŞ SPOR ÜLKELERİ ARASINA GİREBİLECEK POTANSİYELDE. PEKİ MEMLEKETİMİZİN