GÜLSEREN ABLA VE AİLESİ ANKARA’DA BİZİM BİR ÜST KATIMIZDA OTURURLARDI. HASAN BEY AMCA VE NEZAHAT HANIM TEYZE ANNEMLERİN YAKIN DOSTLARIYDI. BEN DE ÇOCUKKEN BU İKİ GÜZEL KIZ KARDEŞE, GÜLSEREN VE YÜKSELEN ABLALARA HAYRANLIK DUYAR, ONLARIN EVİNDEN ÇIKMAZDIM. GÜLSEREN ABLANIN BİR YANDAN TIP FAKÜLTESİNE GİDERKEN TRT’DE SPİKERLİK YAPTIĞI DÖNEMLERDE ONU TELEVİZYONDAN İZLEMEYE BAYILIRDIM. O, PSİKİYATRİ ASİSTANLIĞINA BAŞLADIKTAN SONRA BİZ TAŞINDIK AMA KENDİSİNİ İZLEMEYE HEP DEVAM ETTİM. HACETTEPE’DE AKADEMİK KARİYER, MADALYON’UN KURULMASI, SONRA KİTAPLAR, DİZİLER… UZUN ARADAN SONRA GÜZEL BİR YAZ AKŞAMINDA BODRUM’DA TEKRAR HASRET GİDERDİK, ANILARI YÂD ETTİK.
RÖPORTAJ: AKIN YÜCEL
Kariyerinizin başında insan doğasına dair inandığınız ama gözlemleriniz sonucu değiştirdiğiniz bir varsayım var mı?
Eskiden çok para sahibi olmak yani zengin olmak gibi bir hayalimiz hiç yoktu. Şimdi hayallerin içeriği değişti. Çocuk ve gencin yaşadığı dünya ile sonraki dönemlerde yaşanan gerçek dünya birbirinden çok farklıymış. Yaşınız ilerledikçe, hayata daha çok bağlanıyor, hayatın acı gerçekleriyle daha çok karşılaşıyorsunuz. Yani bu hayat meğer hep bir mücadeleymiş, buna rağmen “yaşamak çok güzel” diyebilenlerin kazandığı bir mücadele…
Kliniğinize gelen insan profili 2005’ten bugüne nasıl değişti? 20 yıl önce hiç duymadığınız bir şikâyeti bugün sık sık duyuyor musunuz?
Önceleri kliniğe daha çok ciddi ruhsal hastalıkları olan yani psikiyatrik bir tanı alan hastalar gelirdi. Bu durum hızla değişti. Şimdi artık bir sorunu olduğunu fark eden yaşlı genç herkes kendi isteği ile kliniğimize gelip sorunlarına çare arıyorlar. En önemli fark çocuk ve gençlerde oldu. Örneğin dikkat eksikliği ve hiperaktivite (DEHB) adını verdiğimiz durum çocuk ve ergenlerde belirgin bir artış gösterdi. Yetişkinlerde ise depresyonlar ve intihar girişimleri arttı. Gelecek kaygıları ve umutsuzluk ve buna bağlı ruhsal sorunlar ise neredeyse salgın yaptı.
Son kitabınız “Anlaşılmak Şifadır” hem kendi hayatınız hem de size yöneltilen soruların cevabından oluşuyor. Bize onaylanmaktan çok anlaşılmanın şifa gibi geldiğini nasıl açıklarsınız?
Her birimiz sık sık “biri beni anlasa” deriz. İnsanlar bir başkası tarafından önce anlaşılmak, sonra da onaylanmak ister. Yani “beni anlasa, onaylar” fikri hâkimdir. Aslında çoğumuz nasıl biri olduğumuzu doğru ifade edemeyiz. Toplumla ilişkilerimizde asıl kimliğimiz hep geride durur. Toplum ya da yakın çevremiz bizi onaylasa bile onlara gösterdiğimiz yüzümüzün gerçek olup olmadığını sorgular dururuz. Sonuç olarak onaylanmak ve anlaşılmak birbirinden farklı şeylerdir ve şifa her zaman anlaşılmaktan geçer
Binlerce hikâye dinlediniz. İnsan ruhunun zamandan ve mekândan bağımsız özelliği olarak hangi örnekleri verirsiniz?
Kim olursanız olun, nerede yaşıyorsanız yaşayın, ölümden korkarsınız ve her zaman “savaş ya da kaç” gibi, binlerce yıldır zihnimize kodlanan bu kural halen geçerlidir. Yolda yürüyorsunuz ve karnınız aç. Bir dükkânın önünde sizin çok sevdiğiniz bir yiyeceğin kokusu burnunuza geliyor ama onu alacak ne paranız var, ne de zamanınız. Onu oradan kimse görmeden alıp yani çalıp yemek istersiniz. Ya da öyle bir şey oldu ki, siz çok öfkelendiniz, oradaki herkesi öldürüvermek istersiniz. Tabii ki bunlar aklımızdan geçse bile bunu yapmayız ama aklımızdan geçmesine de mani olamayız.
İNSANLARI ÇOK ÜZMEMEK İÇİN ÇEKİLEN ACILARIN ÇOĞUNU ABARTARAK DEĞİL, TAM TERSİNE KÜÇÜLTEREK YAZIYORUM. SİZ BENİM NELER DİNLEDİKLERİMİ BİR BİLSENİZ.
Biraz da değişen erkeklik ya da kadınlık üzerinden konuşmak istiyorum. Dizilerinizde kadın karakterler erkeklere oranla daha çözüm odaklı, gelişime açık bir tablo çiziyorlar. Erkeklik ne zaman teklemeye başladı?
Yüzbinlerce yıldır erkek hep “asıl insan” olarak zihnimize kodlandı. Kadın ise, ancak erkeğin korumasında hayatta kalabilen, bir yandan da soyu devam ettiren yardımcı insan… Gerçekten de kadınlar birkaç yüz yıl öncesine kadar yardımcı insan olarak var olmaya devam etti. Savaşa erkek gider, evi erkek korur, ailenin beslenmesi ve hayatta kalabilmesi için erkek çalışırdı. Kadın ise çocuk doğurur, o çocuklara bakar, evin temizlik ve yemek işleriyle uğraşırdı. Yani erkek olmadan kadının ayakta kalabilmesi neredeyse imkânsızdı. Ancak uygarlığın gelişmesiyle birlikte toplumda kadının rolü değişti. Bugün artık erkeğin yapabildiği hemen her şeyi kadın da yapabiliyor. Böylece bu iki cins bir anda eşitleniverdi.
PSİKİYATRİ “BEN BİLİRİM” DİYEN İNSANDA VE PSİKOPATLARDA ÇALIŞMAZ.
Bu kadına karşı şiddetin varlığının da gerekçelerinden biri değil mi?
Kadın binlerce yıldır kendini geliştirebilmek ve erkekle eşitlenebilmek için çok çalıştı, çok çabaladı. Erkeğin böyle bir çabaya hiç ihtiyacı olmadı. Tam tersine erkeklerin bir kısmı kadınlardaki bu hızlı gelişmeyi adeta bir taht kavgası olarak algıladı. Kaba kuvvetle kadını susturmaya çalışanlar nedeniyle bütün dünyada kadın katliamları yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Ancak bu çoktan kazanılmış bir savaş. Şimdi artık erkeklerin de bu yeni duruma bir an önce adapte olmaları ve tıpkı kadınlar gibi kendilerini geliştirmeye devam etmeleri gerekiyor.
Çocukluk dönemi çok vurgulanır oldu, bu önem nereden geliyor?
Çocukluk dönemi bizim kaderimizin yazıldığı dönemdir. Bunu kısaca şöyle anlatabilirim; yeni bir bilgisayar aldınız ve içine istediğiniz programları yüklüyorsunuz. O bilgisayar size sadece bu programlar üzerinden hizmet eder. Bize ailelerimiz böyle programlar yükler. İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, ayıbı günahı, nasıl biri olursak sevileceğimizi, değerli olabileceğimizi hep doğduğumuz evlerde öğreniriz. Ve zamanla bir karakter geliştiririz. O karakter ve çocukluk inançlarımız da bizim kaderimizi yazar. Hayatta başarılı, değerli, sevilen, sayılan biri olup olmayacağınız bile zihninize doğduğumuz evlerde kodlanmıştır.
Zor koşullarda ya da kötü bir çocukluk geçirenler ne yapsın peki, zamanı geriye döndüremeyeceğimize göre?
Kötü bir çocukluk yaşadıysanız yani; çocukluk döneminde en büyük ihtiyacınız olan sevgiyi, saygıyı, değeri, önemsenmeyi, sahiplenilmeyi ailenizden alamadıysanız, önce çocukluk yaralarınızın ve eksiklerinizin neler olduğunu anlamanız gerekir. Zaten sevgi ve ilgi açlığınız varsa, herkes sizi çok beğense, çok sevse bile, siz kendinizi beğenmez ve sevmezsiniz.
Bunlarla başa çıkmanın tek yolu önce kendinizi çok ama çok iyi tanımanız ve anlamanız gerekir. Bunları yapabilmek, kişinin kendisiyle yüzleşmesi, sanıldığı kadar kolay değildir. Bu yüzleşmede acı çok yoğundur. Ancak biri sizi anlar ve sizi size tanıtırsa, işte şifa buradan gelir. Ardından artık o eksikleri yeni sahibiniz olarak siz tamamlarsınız.
Çocuklar ailenin merkezi olmuş durumda. “Çocuğun eline telefon verme, tablet verme, her istediğini alma” demek kolay ama pratikte öyle olmuyor. Ne yapsın bu aileler?
En önemli tavsiyem evlerinizde mutlaka bir düzen, o evin kuralları olmalı ve herkes bu kurallara uymalı. Mesele sadece telefon, tablet meselesi değil. Doğrular yanlışlar, mutlaka net olarak belirlenmeli. Her konuda çocuğa öncelik vermek zaten çok büyük yanlış. Bu çocuğu bir süre sonra toplumun içine bırakacağınızı sakın unutmayın. Toplum kimseye öncelik vermez ve çocuklar girdikleri ortamda kabul görmeyi en iyi evlerinde öğrenirler. Çocuğun da çok küçük yaştan itibaren evde sorumlulukları olmalı. Önemli bir karar alınacaksa, bunları da çocuklar bilmeli ve karara ortak olmalı.

Budayıcıoğlu’nun kaleme aldığı kitaplar: Madalyonun İçi – Bir Psikiyatrın Not Defterinden, Günahın Üç Rengi – Madalyonun Öteki Yüzü, Hayata Dön, Kral Kaybederse, Camdaki Kız, Kırmızı Pelerin, Hayatın Sesi, Görünmeyen Kadınlar, Anlaşılmak Şifadır.
Eserlerinden ya da gerçek hayat hikâyelerinden uyarlanarak ekrana taşınan diziler: İstanbullu Gelin, Doğduğun Ev Kaderindir, Kırmızı Oda, Masumlar Apartmanı, Camdaki Kız, Terzi, Yalı Çapkını, Çöp Adam, Kral Kaybederse.
SEVGİYLE BÜYÜTÜLMÜŞ, İYİ BİR İNSANI BAKIŞLARINDAN HEMEN TANIRIM.
Budayıcıoğlu, eserlerinde çok uç ve sorunlu ailelere yer verdiği yönündeki söylemlere karşılık, “İnsanları üzmemek için abartarak değil, küçülterek yazıyorum,” dedi. “Psikolog sahneleri gerçek hayatta da her zaman işe yarar mı?” sorumuza ise şu yanıtı verdi: “‘Ben bilirim’ diyen insanda ve psikopatlarda psikiyatri çalışmaz.”
Çocuk ailenin aynasıdır diyebilir miyiz?
Anne baba ne kadar mutluysa, çocuklar da mutluluğu o evlerde öğrenir. Mutluluk duygusunu hiç tanımayan pek çok insan var. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdikleri sevgi, şefkat ve değer, o evin olmazsa olmazı olmalıdır. Soruya dönersem evet, bir çocuğa anne babası tarafından gösterilen saygı, o çocuğu zamanla saygın biri yapar, sevgi, o çocuğu sevilen biri yapar, çocuğa verilen önem ve değer, o çocuğu gelecekte önemli ve değerli biri yapar. Sevgi ile büyütülmüş iyi bir insanı bakışlarından hemen tanırım. Ancak bu sevgi ve ilgi evin kurallarını asla bozmamalı. Kararlılık anne baba ve çocuk ilişkisinde çok önemlidir. Çocuklar yanlış yaptıklarında asla aşağılanmamalı. O evlerde öncelik sadece çocuklarda değil, ihtiyaca göre herkese öncelik verilebilmeli. Son önerim ise ailelerin sık sık çocuklarıyla karşılıklı oturup konuşması, daha çok da çocuklarını dinlemesidir.
Dizileriniz Tolstoy’un meşhur Anna Karenina girişini düşündürüyor. “Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Sizin hikâyelerinizde de “normal aile” neredeyse hiç yok, mutluluk ve denge nadir rastlanan bir durum mu?
Güzel soru… Ben dinledikçe anladım ki, toplumda acısız bir çocukluk yaşayan kimse yok. Hatta “çocukluğum çok iyi geçti” diyen hastalarım bile zamanla o ailede nasıl kırıldıklarını, çocukluk yaralarını sonradan hatırladılar. Hiçbir anne babanın çocuğuna bilerek, isteyerek zarar verdiğine inanmak istemiyorum ancak insanları dinledikçe bu inancımda kırılmalar oldu. İnsan, hele de çocukken çok çabuk yaralanıyor. Ancak bu yaralar kişiyi bazen rezil bazen de vezir ediyor. Çok zor bir çocukluk geçirip çok mutsuz olup sonra da adını tarihe yazdıracak kadar ünlü ve başarılı insanlar da var. Bazen de çocuğum için en iyisini yapayım derken bu konuda hata yapılabiliyor. Sonuç olarak özellikle bizim ülkemizde ve daha çok kırsal kesimde çocuklar, en çok da kız çocuklar çok eziliyor ve çok acı çekiyorlar. O kadar çok böyle hikâye dinledim ki… Çocukluğunda hep aşağılanarak, şiddet görerek büyüyen kızlarımız sonradan yine aynı acıları onlara çektirecek kişileri seçiyorlar. Bu asla bir tesadüf değil. Çünkü iyiyi, güzeli tanımıyorlar, iyiler onlara yabancı geliyor.
Bu durum ailenin sınırını aşan artık toplumsal bir yara olmadı mı?
Bu konunun ülkemizin en önemli sorunlarının başında geldiğini düşünüyorum. O gencecik fidanların iç dünyaları doğdukları evlerde karartılıyor ve sonradan oraları aydınlatabilmek çok zor oluyor. Ailelerimizi bir an önce bu konuda eğitebilmeliyiz. Zaten kitaplarımda, üzerinde en çok durduğum konu her zaman budur. Ancak görüyorum ki, çocuklarını acımasızca döven, söven, aşağılayan ailelerin kendileri de geçmişte benzer muamelelere maruz kalmışlar, yani konu çok derin.
Gülseren Budayıcıoğlu kimdir?
Ankara’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladı, ardından 1972’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında spiker ve sunucu olarak görev yaptı. 1973’te Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’ne asistan olarak girdi. 1977’de psikiyatri uzmanı oldu, 1982 yılına kadar öğretim görevlisi olarak çalıştı.
Ankara’da 23 yıl serbest hekimlik yaptı ve 2005’te Türkiye’nin ilk özel psikiyatri merkezi olan Madalyon Psikiyatri Merkezi’ni kurdu; merkez bugün Ankara ile İstanbul’un Levent ve Suadiye şubeleriyle hizmet veriyor.

